Kendimce... Yazılar
Hicri Uluçay

SESSİZLİĞİN SESİ SESSİZLİĞİN SESİ

27 Ağustos 2026 01:22
Dünyanın en sessiz yerlerinden biri Amerika’nın Minneapolis kentinde, bir dağın zirvesinde, uçsuz bucaksız bir çölde ya da medeniyetten kilometrelerce uzakta değil, bir laboratuvarın içinde bulunuyor. Orfield Laboratories’deki bu özel bölüme “yankısız oda” deniliyor.

Duvarları, tavanı ve zemini, içeri giren sesin neredeyse tamamen sönümleneceği biçimde tasarlanmış olan bu odada ses yüzde 99,99 oranında etkisini kaybediyor ve yapılan ölçümlerde insan kulağının alışık olmadığı kadar düşük seviyelere ulaşıyor. Guinness kayıtlarına da farklı yıllarda dünyanın en sessiz yerlerinden biri olarak geçen bu odanın asıl ilginç tarafı ise ne kadar sessiz olduğu değil, içeri giren insana neyi duyurduğu.

Bizim gibi günün büyük bölümünü şehirlerin uğultusu içinde geçiren insanlar için böyle bir yer ilk bakışta küçük bir cennet gibi görünebilir. Sabah başlayan hayatın içinde motorların, makinelerin, inşaatların, televizyonların, telefonların, bildirimlerin ve birbirine karışan insan seslerinin arasında dolaşıyoruz. Birinin cümlesi henüz bitmeden öteki konuşmaya başlıyor, televizyon ekranlarında aynı anda birkaç kişi birbirini bastırmaya çalışıyor, sokaklar yalnızca taşıtların değil, reklamların, müziğin ve sürekli bir yerlere yetişmeye çalışan hayatların sesini taşıyor. Böyle bir dünyanın içinden çıkıp bütün seslerin neredeyse yok olduğu bir odaya girmek, insana huzurun kapısını açacakmış gibi geliyor.

Fakat kapı kapandığında tuhaf bir şey oluyor. Dünya susunca insan kendisini duymaya başlıyor.

Böylesine sessiz ortamlarda bir süre kalanlar kendi nefeslerinin, kalp atışlarının ve normal hayatta fark edilmeyen bedensel seslerin belirginleştiğini anlatıyor. Besteci John Cage’in yankısız bir odada yaşadığı meşhur deneyimin müzik tarihine bıraktığı soru da buradan doğmuştu. Cage mutlak sessizliği ararken kendi bedeninden gelen seslerle karşılaşmış ve insan yaşadığı sürece gerçek anlamda mutlak sessizliğin mümkün olup olmadığını sorgulamıştı.

Ne tuhaf bir çelişki… İnsan dünyanın sesinden kaçıyor, sonunda kendisine yakalanıyor.

Belki de çağımızın pek konuşulmayan meselelerinden biri tam burada başlıyor. Biz gerçekten gürültüden mi rahatsız oluyoruz, yoksa sessizlik başladığında içeriden yükselecek seslerden mi çekiniyoruz? Çünkü modern hayat yalnızca çevremizi seslerle doldurmadı; boş kalan her anı da doldurmamız gerektiğine bizi inandırdı. Sabah gözümüzü açtığımız andan gece uykuya dalana kadar bir şey okumalı, seyretmeli, dinlemeli, anlatmalı, paylaşmalı ya da takip etmeliyiz. Birkaç dakikanın hiçbir şey olmadan geçmesi bile artık kayıp zamanmış gibi geliyor.

Oysa eski evlerin kendine özgü bir sessizliği vardı. Akşam çöker, mutfaktan ince belli bardakta çayın karıştırılma sesi gelir, sokaktan ara sıra bir ayak sesi geçer, uzaklardan bir kapının kapanışı duyulurdu. Aynı odada birkaç kişi oturur, herkesin sürekli konuşması gerekmezdi. Biri gazetesine bakar, biri pencereden dışarıyı seyreder, bir başkası elindeki işle uğraşırdı. Sessizlik, insanlar arasındaki boşluk değil, hayatın doğal parçalarından biriydi.

Şimdi ise boşluğu hemen dolduruyoruz. Evde yalnız kaldığımızda televizyonu çoğu zaman seyretmek için değil, ses olsun diye açıyoruz. Arabaya bindiğimizde yolun sesini dinlemek yerine radyoyu açıyor, denizin kıyısına oturduğumuzda dalgaların sesi bir süre sonra yetmiyor, sofrada sohbet bir an kesildiğinde sessizliğin üzerine yeni bir cümle koyma ihtiyacı hissediyoruz. Belki farkında değiliz ama giderek sessizliği dinlemekten çok, sessizliğin oluşmasını engelleyen bir hayat kuruyoruz.

Üstelik gürültünün tamamı kulakla duyulmuyor.

İnsanın zihninde de bir gürültü var artık. Yetişmemiz gereken işler, cevaplamamız gereken mesajlar, başkalarının hayatları, kendi hayatımızla ilgili hesaplar, yarının endişesi, dünün pişmanlığı, söylenmiş sözler, söylenememiş sözler… Bazen ev sessizdir ama insanın içi bir meydan kadar kalabalıktır.

Belki çağımızın en büyük yanılgılarından biri de sessizliği yalnızca desibelle ölçebileceğimizi sanmamızdır. Oysa insanın çevresi tamamen sessizken zihni büyük bir kalabalığın ortasında olabilir; tam tersine, kalabalık bir çarşının ortasında yürüyen biri kendi içinde şaşırtıcı bir sükûnet taşıyabilir. Demek ki sessizlik yalnızca sesin yokluğu değil, insanın kendi içindeki kalabalıkla kurduğu ilişkinin de adıdır.

Bir başka değişiklik daha oldu. Artık yalnızca makineler değil, insanlar da birbirlerinin hayatında gürültü üretiyor. Herkesin söyleyecek sözü, gösterecek hayatı, açıklayacak fikri, verecek cevabı var. Konuşmanın çok, dinlemenin az olduğu bir zamandayız. Bir düşüncenin ağırlığını bazen içeriğiyle değil, kaç kez tekrarlandığıyla ölçüyor; sesimizi yükselttikçe daha haklı, daha görünür, daha önemli olduğumuzu sanıyoruz.

Oysa insan hayatındaki en kıymetli ilişkilerden bazıları sessizliğe dayanabilenlerdir. Bazı insanların yanında birkaç dakika konuşulmadığında hemen bir konu bulma ihtiyacı doğar; bazı insanların yanında ise uzun süre tek kelime edilmeden oturulabilir ve kimse o sessizliği eksiklik olarak görmez. Belki gerçek dostluk biraz da budur: İki insanın aralarındaki boşluğu kelimelerle doldurmak zorunda kalmadan aynı yerde kalabilmesi.

Hayatın en büyük anlarına bakınca da benzer bir şey görürüz. Yeni doğmuş bir bebeği ilk kez kucağına alan insan bazen konuşamaz. Yıllardır görmediği birine kavuşan kişi önce sarılır, kelimeler sonra gelir. İnsan büyük bir manzaranın karşısında sustuğunda gördüğü şey küçülmez, aksine büyür. Kar yağarken şehrin üzerine çöken sessizlik, sabahın çok erken saatlerinde henüz hayat başlamamışken duyulan o tuhaf dinginlik ya da denizin ufkuna uzun süre bakarken insanın içine yerleşen sakinlik bize aynı şeyi hatırlatır: Hayatın her anının açıklanmaya ihtiyacı yoktur.

Belki de bazı duyguların dili zaten sessizliktir.

Minneapolis’teki o küçücük yankısız oda bu yüzden bana yalnızca bir mühendislik harikası gibi gelmiyor. Sanki çağımızın insanının karşısına konulmuş dev bir ayna gibi duruyor. İçeri giriyorsunuz, kapı kapanıyor ve dış dünyanın sesleri birer birer çekiliyor. Bir süre sonra geriye kaçamadığınız tek kişi kalıyor: Kendiniz.

İşte o noktada dünyanın en sessiz odasının garip sırrı ortaya çıkıyor. O oda insana sessizliği dinletmiyor; insanın yıllardır gürültünün altında bıraktığı kendisini dinletiyor.

Belki bu yüzden zaman zaman aradığımız şey yeni bir ses, yeni bir söz, yeni bir haber ya da bizi oyalayacak yeni bir uğraş değildir. Belki ihtiyacımız olan, hayatın sürekli doldurduğumuz küçük boşluklarından birini olduğu gibi bırakabilmektir. Bir pencerenin önünde oturup dışarıya bakmak, bir ağacın dallarının rüzgârla hareketini seyretmek, çayın soğumasına izin vermek ve birkaç dakika boyunca dünyanın bizden hiçbir şey istemediğini kabul etmek…

Çünkü insanın kendisini duyabilmesi için dünyanın tamamen susmasına gerek yoktur. Bazen bizim biraz susmamız yeterlidir.

Dünyanın en sessiz odasına girmek için Minneapolis’e kadar gitmek de gerekmeyebilir. Hepimizin içinde yıllardır kapısını pek açmadığımız küçük bir oda var. Dışarıdaki sesleri susturmayı başardığımızda o kapının önüne geliyoruz.

Fakat belki de asıl korkumuz sessizlik değildir.

Asıl korkumuz, bütün sesler sustuğunda içeride bizi kimin beklediğini bilmektir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X