İNSAN EN ÇOK NEYİN YORGUNUDUR? İNSAN EN ÇOK NEYİN YORGUNUDUR?
Masadakiler başlarını salladı.
Kimse itiraz etmedi.
Çünkü artık nereye giderseniz gidin aynı cümleyi duyuyorsunuz.
İnsanlar yorgun.
Ama dikkat ediyorum…
Kimse eskisi gibi ağır işlerde çalışmıyor.
Kimse sırtında çuvallarla kilometreler yürümüyor.
Kimse sabahın karanlığında öküz arabasının peşinden tarlaya gitmiyor.
Dedelerimizin, ninelerimizin yaptığı işleri bugün çok az insan yapıyor.
Buna rağmen sanki daha yorgunuz.
Peki neden?
Çünkü insan her zaman bedeniyle yorulmaz.
Bazen zihni yorulur.
Bazen kalbi yorulur.
Bazen de ruhu yorulur.
Eskiden insanların işi ağırdı.
Bugün ise aklı ağır.
Telefon çalıyor.
Mesaj geliyor.
Haber düşüyor.
Bir ekran kapanıyor, diğeri açılıyor.
Bir konu bitmeden başka bir konu başlıyor.
İnsan artık çalışmaktan çok, sürekli yetişmeye çalışmaktan yoruluyor.
Sürekli bir yerlere…
Sürekli bir şeylere…
Sürekli birilerine…
Yetişmeye çalışıyoruz.
Ama insanın nefesi de sınırsız değil.
Kadim Çin bilgelerinden Lao Tzu’nun güzel bir sözü vardır:
“Doğa acele etmez ama her şeyi tamamlar.”
Bir ağaca bakın.
Meyveyi vakti gelmeden vermez.
Bir dereye bakın.
Denize ulaşmak için telaş etmez.
Bir mevsime bakın.
Yaz, baharın önüne geçmeye çalışmaz.
Ama insan…
Sürekli koşuyor.
Sürekli hızlanıyor.
Sürekli daha fazlasını istiyor.
Belki de yorulmamızın bir sebebi budur.
Çünkü hayatın ritmini kaybettik.
Anadolu’nun eski köylerinde akşam ezanından sonra başka bir huzur olurdu.
İnsanlar kapılarının önüne oturur…
Bir bardak çay içer…
Günün muhasebesini yapardı.
Kimsenin kimseye yetişme telaşı yoktu.
Kimsenin cebinde titreşen bir telefon yoktu.
Gökyüzündeki yıldızlar bugünkünden daha parlak değildi.
Ama insanlar onları görmek için başlarını kaldırabiliyordu.
Şimdi ise çoğu zaman gökyüzüne bakacak vakit bulamıyoruz.
Oysa insan bazen çalışmaktan değil…
Duramamaktan yorulur.
Bazen yaptığı işten değil…
Taşıdığı düşüncelerden yorulur.
Bazen yürüdüğü yoldan değil…
Sırtındaki görünmez yüklerden yorulur.
Kırgınlıklardan…
Endişelerden…
Ertelenmiş hayallerden…
Söylenememiş sözlerden…
Geçmişin yükünden…
Geleceğin korkusundan…
Belki de hayatın en ağır yükleri görünmeyen yüklerdir.
Yunus Emre yüzyıllar önce:
“Mal sahibi, mülk sahibi,
Hani bunun ilk sahibi?”
diye sorarken sadece mala mülke değil, insanın omzuna yüklediği bütün fazlalıklara da işaret ediyordu.
Çünkü insan bazen sahip olduklarıyla değil, bırakamadıklarıyla ağırlaşır.
Yaş ilerledikçe bunu daha iyi anlıyoruz.
Mutluluk bazen yeni şeyler kazanmakta değil…
Bazı yükleri bırakabilmektedir.
Bazı kırgınlıkları affedebilmektedir.
Bazı hesapları kapatabilmektedir.
Bazı yarışlardan çekilebilmektedir.
Çünkü insan her şeyi taşıyamaz.
Hayat uzun bir yol gibi görünür.
Ama aslında düşündüğümüzden daha kısadır.
Bu yüzden belki de ara sıra durup kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Ben gerçekten neyin yorgunuyum?”
İşin mi?
Yolun mu?
Yoksa yıllardır sırtında taşıdığın görünmez yüklerin mi?
İnanın…
Bu sorunun cevabı çoğu zaman düşündüğümüz yerden çıkmaz.
Ve belki de insanın gerçek dinlenmesi bir tatilde değil…
Kendisine yük olan şeyleri bırakabildiği gün başlar.
Çünkü insan bazen uyuyarak değil…
Hafifleyerek dinlenir.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- BÜYÜCÜNÜN DEĞİŞTİREMEDİĞİ YÜREK 17 Eylül 2026 Perşembe
- BEKLEMEK Mİ, HAYATI ERTELEMEK Mİ? 16 Eylül 2026 Çarşamba
- BİR İLMEKLE GELECEĞİ DOKUMAK: HEREKE HALISI YENİDEN DOĞABİLİR Mİ? 15 Eylül 2026 Salı
- AYNI KULÜBEYE 15 Eylül 2026 Salı
- KARNEYE YAZILMAYAN DERSLER 14 Eylül 2026 Pazartesi
- İĞNEDEN KORKAN ALTIN KOLLU ADAM 13 Eylül 2026 Pazar
- İnsan sahip olduklarıyla değil, bağ kurabildikleriyle zenginleşir 12 Eylül 2026 Cumartesi
- İKİ AĞACIN GÖLGESİNDE 10 Eylül 2026 Perşembe
- PEKİ NEDEN EKSİKSİN? 10 Eylül 2026 Perşembe
- SURDAN METROPOLE 09 Eylül 2026 Çarşamba