26 Eylül 2026
13:00
KÖRFEZ’DE CESARET VARDI, SON CÜMLEYİ MBAPPÉ YAZDI
Türkiye, UEFA Uluslar A Ligi’ndeki ilk gecesinde Fransa’ya 1-0 yenildi. Şut sayıları eşitti, mücadele başa baştı; fakat oyunun kontrolü, kritik anda yapılan doğru tercih ve son vuruş Fransızların elindeydi. Kocaeli’nin gürültülü gecesinde Türkiye ezilmedi, ancak cesaretini puana çeviremedi.
Futbol bazen doksan dakika sürer, hükmünü üç saniyede verir. Kocaeli’de oynanan Türkiye–Fransa maçının hikâyesi de 54. dakikadaki birkaç saniyeye sığdı. Baskı altında çıkaramadığımız top Michael Olise’nin önünde kaldı; o, boşluğu gördü, Kylian Mbappé soldan içeri koştu ve vuruşunu yaptı. Gecenin bütün emeği, bütün gürültüsü ve bütün umudu tabelada tek gole dönüştü: Türkiye 0, Fransa 1.
Maç önü yazımda skordan önce bir tavır görmek istediğimi söylemiştim. Dünya Kupası’nın hayal kırıklığını sırtında taşımayan, Zidane adına duyulan hayranlığı Fransa formasından korkuya dönüştürmeyen, tribünün coşkusunu telaşa değil cesarete çeviren bir Türkiye… O tavrı büyük ölçüde gördüm. Millî Takım geri çekilip kaderini beklemedi; ikili mücadeleye girdi, rakibin karşısında ayakta kaldı ve son ana kadar oyunun içinde durdu. Fakat iyi mücadele etmekle maçı yönetmek arasında ince, bazen de acımasız bir çizgi vardır. Türkiye o çizginin cesaret tarafındaydı; Fransa ise kontrol ve sonuç tarafında.
Montella, beklediğimi 4-2-3-1 yerine 3-4-2-1 ile başladı. Zeki Çelik, Merih Demiral ve Abdülkerim Bardakcı üçlü savunmayı oluştururken Oğuz Aydın ile Ferdi Kadıoğlu kanat beklerine dönüştü. Arda Güler ve Can Uzun, Barış Alper Yılmaz’ın arkasında konumlandı. Bu tercih Fransa’nın üçlü hücum hattına karşı savunmada sayıyı artırdı, kenarlarda genişlik sağladı ve Türkiye’yi uzun süre oyunda tuttu. Ancak top bizdeyken aynı düzenin mesafeleri zaman zaman uzadı; ilk pası sakin çıkaramadığımız bölümlerde Fransa yeniden yerleşmek için fazla çaba harcamadı.
Rakamlar da maçın iki ayrı yüzünü gösteriyor. Toplam şutlarda 12-12 eşitlik vardı. İsabetli şutlarda Fransa’nın üstünlüğü yalnızca 4-3’tü. Fakat topa sahip olma oranı yüzde 64’e yüzde 36 Fransızlar lehineydi. Fransa 654 pasın 560’ında isabet bulurken Türkiye 365 pasın 272’sini tamamladı. Demek ki fırsat sayısında rakibimizden kopmadık ama topun nerede, ne kadar süreyle ve hangi sakinlikle dolaştığı konusunda geride kaldık. Eşit şut, eşit oyun demek değildi.
Türkiye’nin hücumdaki aklı Arda Güler’di. Top almak için geriye geldi, yön değiştirdi, duran toplarda tehlike yarattı. İkinci yarının hemen başındaki serbest vuruşun ardından kullanılan kornerde İsmail Yüksek’in kafa vuruşunu Mike Maignan çıkardı. 74. dakikada Arda’nın dar açıdan sert şutunda yine Fransız kaleci vardı. Bazen büyük maçların gizli kahramanı gol atan değil, rakibin gol ihtimalini söndüren adamdır. Maignan bunu yaptı. Fransız basınının onu gecenin en iyileri arasında göstermesi boşuna değildi.
Maç önü okumamla sahada yaşananları karşılaştırdığımda dürüst bir bilanço çıkıyor. Türkiye’nin başlangıç düzenini bilemedim; 4-2-3-1 beklerken Montella üçlü savunmayı seçti. Buna karşılık alternatif olarak yazdığım Oğuz Aydın’ı da hesaba kattığımızda Türkiye’nin ilk on birindeki 10 ismi doğru tahmin ettim. Can Uzun sürprizdi, Kerem Aktürkoğlu ise sonradan oyuna girdi. Fransa’da sekiz ismi bildim; asıl önemlisi 4-3-3 düzeni ile Olise–Dembélé–Mbappé hücum hattı tam olarak öngördüğüm gibi kuruldu.
Önceki yazıda Dembélé’nin merkezden geriye gelerek savunmanın şeklini bozabileceğini, Mbappé’nin ise soldan içeri yapacağı koşuların asıl tehlike olduğunu belirtmiştim. Gol de tam bu koridordan geldi. Bu, “Ben demiştim” diye övünülecek bir şey değil. Futbolda tehlikeyi görmek başka, o tehlike sahaya çıktığında önlemek başka iştir. Türkiye tehlikeyi biliyordu; fakat bir anlık kötü çıkışta Olise’nin pasına ve Mbappé’nin koşusuna engel olamadı. Büyük oyuncu denilen adam da zaten doksan dakika boyunca her pozisyonda görünmez; rakibin verdiği tek hatayı bekler ve geldiğinde cezayı keser.
Duran topların bizim için fırsat olacağını da yazmıştım. Arda’nın serbest vuruşu, korneri ve İsmail’in kafa vuruşu bu öngörüyü doğruladı; fakat gol gelmedi. Orkun Kökçü’nün yokluğunda ilk pas kalitesinde sorun yaşayabileceğimizi düşünmüştüm. Yüzde 75’te kalan pas isabetimiz ve Fransa’nın baskısı karşısında zaman zaman uzun oynamak zorunda kalmamız bu endişeyi haklı çıkardı. Yine de meseleyi tek bir eksik oyuncuya bağlamak kolaycılık olur. Fransa’nın baskı gücü kadar bizim pas istasyonlarını çoğaltamamamız da oyunun kontrolünü rakibe bıraktı.
Uğurcan Çakır’ın 87. dakikada ceza alanı dışında elle oynadığı gerekçesiyle gördüğü kırmızı kart mağlubiyetin sebebi değildi; gol ondan 33 dakika önce gelmişti. Ancak o kart, son dakikalarda kalan geri dönüş ihtimalini de neredeyse tamamen bitirdi. Bir kalecinin savunma arkasına atılan topa çıkması bazen cesaret, bazen zorunluluk, bazen de yanlış zamanlamadır. Bu pozisyonda üçü birbirine karıştı.
Montella maç sonunda “kora kor” oynadığımızı, takımın cesaretini ve ruhunu sahaya yansıttığını söyledi; daha fazlasını hak ettiğimize inandığını belirtti. Golün küçük bir hatadan doğduğunu vurgularken Kocaeli seyircisine de atmosfer için teşekkür etti. Montella’nın oyuncularının emeğini koruması anlaşılır. Ben de Türkiye’nin teslim olmadığını düşünüyorum. Fakat yalnız mücadeleye bakarak oyunun tamamını eşit sayamayız. Fransa topa daha çok hükmetti, baskıdan daha temiz çıktı ve kritik anı daha doğru oynadı. Bizim daha fazlasını istemeye hakkımız vardı; o fazlasını alacak son dokunuşumuz yoktu.
Zidane ise ilk millî takım maçının taşıdığı duyguyu saklamadı. Yalnızca üç buçuk antrenmanın ardından takımının önde baskı yapmasından, top kaybı sonrasında gösterdiği reaksiyondan ve oyundaki dengeden memnundu. Onun ilk gecesi zaferle bitti ama kusursuz değildi. Mbappé golü attığı vuruşta sol dizinden sakatlandı, oyundan çıktı ve kampın kalanından ayrıldı. Fransa üç puanı aldı; fakat kaptanını kaybetmenin kaygısıyla Kocaeli’den ayrıldı.
Fransız basınının ortak kanısı da aslında bizim gördüğümüz maça yakındı. L’Équipe, Fransa’nın “zorlanarak” kazandığını yazdı. Le Parisien, Zidane’ın takımını “sağlam ama parlak değil” diye tarif etti. Le Monde’un çerçevesi de gösterişli olmayan, dar bir galibiyetti. Oyuncu notlarında Maignan ile Upamecano öne çıkarılırken Olise’nin hazırlayıcılığı ve Mbappé’nin bitiriciliği vurgulandı. Foot Mercato’nun Arda Güler’e 7 vermesi ve onu Türkiye’nin temel yaratıcısı olarak göstermesi de rakibin gözünden gecenin hakkaniyetli bir notuydu. Yani Fransızlar galibiyeti aldılar ama Türkiye karşısında bir futbol gösterisi sunduklarını düşünmediler.
Zemin iki takımın da pas kalitesini zorlaştırdı. Fransa cephesi de Montella da bundan söz etti. Yine de çimi mazeret yapmak doğru olmaz; aynı zeminde Olise doğru pası, Mbappé doğru koşuyu ve doğru vuruşu buldu. Büyük maçlarda fark bazen taktik tahtasında değil, çimin bozuk bir metresinde bile doğru kararı verebilmekte ortaya çıkar.
Kocaeli ise üzerine düşeni yaptı. Tribünler Fransa’nın formasına, Zidane’ın adına ve Mbappé’nin şöhretine teslim olmadı. Millî Takım’ın arkasında duran şehir, bu gecenin yalnızca oynandığı yer değil, ruhunu taşıyan tarafıydı. Yenilgiye rağmen futbolcular sahadan başları öne eğilmiş bir topluluk gibi değil, güçlü bir rakibe karşı sınırlarını görmüş bir takım gibi ayrıldılar.
Ama bu mağlubiyeti romantikleştirmemek gerekir. “İyi mücadele ettik” cümlesi bir başlangıçtır; hedef olamaz. Bu cesareti daha yüksek pas kalitesine, baskı altında daha sakin çıkışlara ve ceza alanında daha kesin kararlara dönüştürmek zorundayız. İtalya maçı kapıda. Fransa karşısında gösterilen direnç korunmalı, eksik kalan kontrol ve bitiricilik tamamlanmalı.
Zidane, Fransa’nın başındaki ilk cümlesini Mbappé’ye yazdırdı. Bizim yeni sayfamızın kenarında ise şu not kaldı: Büyük takımlara karşı cesaret, oyuna girmenin biletidir; puanı getiren ise doğru anda yapılan doğru iştir.
Dün gece son sözü Mbappé söyledi.
Bir sonraki cümleyi bizim yazmamız gerekiyor.
Güncelleme:
26 Eylül 2026 13:04