GALATASARAY-FENERBAHÇE MAÇI İSTANBUL’UN ESKİ HESABI
İstanbul’da bazı maçların başlama saati vardır, başlangıç tarihi yokmuş gibi gelir insana. Hakem düdüğünü çalmadan çok önce, bir babanın çocuğuna aldığı ilk formayla, radyonun başında beklenen bir pazar öğleden sonrasıyla, okul bahçesinde günlerce süren bir gol tartışmasıyla başlamıştır o maç. Galatasaray ile Fenerbahçe karşı karşıya geldiğinde, sahaya çıkan yirmi iki futbolcunun arkasında biraz da bu yüzden milyonlarca çocukluk hatırası yürür.
Ben o kalabalık hafızanın içinden bir fotoğrafı çekip çıkarmak istiyorum: Metin Oktay’ın üzerinde Fenerbahçe, Can Bartu’nun üzerinde Galatasaray forması… Tarih 23 Ağustos 1969. Metin’in jübilesinde iki büyük futbolcu ilk on dakikayı birbirlerinin renkleriyle oynuyor, sonra kendi formalarına dönüyor. Bugün aynı fotoğraf çekilse, daha ilk düdük çalmadan televizyonlarda üç istifa istenir, beş sadakat sınavı yapılırdı herhâlde. Onlarsa birbirlerinin formasını giyerken kendi sevgilerinden hiçbir şey kaybetmemişti.
İşte bu akşam RAMS Park’a taşınacak rekabetin büyüklüğü biraz da burada. Geçmişi yalnızca yenilgilerle zaferlerden oluşmuyor; birbirini büyüten rakiplerin bıraktığı izler de var. Şimdi o mirasa yeni bir doksan dakika eklenecek. 26 Ekim saat 21.30’da Galatasaray 19, Fenerbahçe 16 puanla sahaya çıkacak. Sarı-kırmızılıların galibiyeti farkı altıya taşıyacak, sarı-lacivertlilerin galibiyeti puanları eşitleyecek. Futbolun hesabı kâğıt üzerinde kolay; güç olan, o hesabı tribünlerin uğultusu altında şaşırmadan yapabilmek.
Üstelik iki takımın da kendine güvenmek için gerekçesi var. Galatasaray ligde evindeki son 39 maçta yenilmedi. Fenerbahçe son dört lig karşılaşmasında gol yemedi, son üçünde 14 gol attı. Biri kendi sahasının alışkanlığına, diğeri son haftaların yükselişine yaslanıyor. Ne var ki geçmiş maçların rakamları, yarınki maçın boşluklarını kapatmıyor. Ben derbinin düğümünü, iki takımın da en güçlü görünmek istediği anda vereceği açıkta arıyorum.
Galatasaray açısından bunun ilk işareti, Lille deplasmanında kazanılan 4-2’lik maçta saklı. Yunus, Batrakov, Torreira ve Osimhen’in gol bulması, hücumun tek bir oyuncuya bağımlı kalmadan sonuç verebildiğini gösterdi. Okan Buruk’un Sara tercihini açıklarken rakibin baskı biçimini ve topa sahip olma beklentisini vurgulaması da bu yüzden önemli. Derbi kadrosunu kurarken sorulacak soru, yalnızca kimin daha iyi futbolcu olduğu değil; hangi oyuncunun rakibin düzenini daha fazla zorlayacağı.
Sara yüzünü kaleye dönerek top alırsa, Galatasaray’ın pası kanada da savunmanın arkasına da gidebilir. Kanté ile Guendouzi’nin onu rahat bırakmaması gerekir; fakat baskıya ikisi birden yöneldiğinde bu kez Batrakov’un yerleşebileceği alan açılabilir. Fenerbahçe’nin orta sahasıyla savunması arasındaki mesafe uzarsa, bir stoper öne çıkmak zorunda kalır. Osimhen’in beklediği fırsat da tam o anda doğabilir. Dolayısıyla Nijeryalı santrforu durdurmanın ilk adımı, ona koşu yaptıracak pası zorlaştırmak olacak.
Aké’nin yokluğu bu hesabı daha hassas hâle getiriyor. Oppong’un oynaması savunmanın merkezinde bir değişiklik yaratacak; Brown’un stopere çekilmesi ise sol beki de yeniden düzenlemeyi gerektirecek. İsmail Kartal’ın tercihi hangisi olursa olsun, belirleyici olan yan yana duran iki stoperin birbirini ne kadar iyi tamamladığı. Biri karşılamaya çıktığında diğeri gerideki alanı güvenceye almalı. Osimhen’e karşı bir anlık tereddüt, uzun süre doğru yapılan savunmayı değersiz bırakabilir.
Ancak Galatasaray’ın bu tehdidi yaratmak için öne göndereceği her oyuncu, geride tutulması gereken yeni bir hesabı da beraberinde getiriyor. Beklerin ikisi birden yükselir, orta saha ceza sahasına yaklaşırsa, top kaybında Torreira’nın önüne fazla geniş bir alan kalabilir. Çalışkan bir futbolcuya sahip olmak güzeldir; bütün sahanın mesaisini ona yüklemek başka şey.
Fenerbahçe’nin fırsatı burada başlayabilir, fakat o fırsata ulaşmak için topu kazanmak yetmez. İlk pasın da takım arkadaşını bulması gerekir. Sürekli uzaklaştırılıp geri gelen toplar, savunmayı dinlendirmez; rakibin baskısını yeniler. Bu nedenle sarı-lacivertlilerin pas bağlantısı kurabilmesi, Galatasaray’ın ilk baskısını aşacak kadar sakin kalması ve ardından hızlanması önem taşıyor.
Greenwood’un merkezde, Kerem ile Oğuz’un kanatlarda düşünüldüğü bir düzenle İrfan Can’ın bağlantıyı kurduğu bir düzenin ihtiyaçları farklı. İlkinde koşuların zamanlaması, ikincisinde topu alan oyuncuya sunulan pas seçenekleri öne çıkabilir. Hangi tercih yapılırsa yapılsın, hücum oyuncularıyla orta saha birbirinden koparsa Fenerbahçe ilerideki yeteneğini kullanmakta zorlanır. Derbilerde iyi futbolcu bazen kötü oynamaz; takım arkadaşlarından fazla uzakta kalır.
Muriqi–Lukaku tercihini de bu bütünün içinde değerlendiriyorum. Santrforun stoperlerle mücadelesi kadar, arkadaşlarının ona yaklaşabilmesi önemli. Uzun top karşılandığında indirilen topu Galatasaray topluyorsa, Fenerbahçe ileride kazandığı ilk mücadeleden yararlanamamış demektir. Ceza sahasına gönderilecek ortaların sayısından önce, takımın rakip yarı alana birlikte yerleşebilmesine bakmak gerekir.
Bu yerleşimin iki taraf için de önemli bir parçası kanatlar olacak. Leão’nun yokluğu Galatasaray’ın seçeneklerini azaltırken, Barış Alper’in maç günü netleşecek durumu Okan Buruk’un planını etkileyebilir. Oynayabilirse rakip beki geriye itmesi kadar, kendi bekinin arkasını kollaması da değerli. Singo ile Mert Müldür konusunda ise dönüş haberleriyle maç temposunu birbirinden ayırmak lazım. Böyle gecelerde oyuncunun adı kadar, o adı kaç dakika boyunca taşıyabilecek durumda olduğu da önemlidir.
Maçın temposu düştüğünde hesap bu kez duran toplara dönebilir. Gözler Osimhen’e, Skriniar’a, Davinson’a veya santrforlara çevrilirken, ben ceza sahasının dışındaki yerleşime de bakacağım. İlk top uzaklaştırıldıktan sonra hücumu kimin sürdüreceği, savunmanın birlikte çıkıp çıkamayacağı çoğu zaman gözden kaçar. Oysa derbiyi çözen gol, herkesin tehlikenin geçtiğini sandığı anda gelebilir.
Bunca ayrıntının içinde teknik adamların en zor işi, tribünün aceleciliğine kapılmadan oyunun ihtiyacını görmek olacak. Gol gecikince bir hücumcu daha almak her zaman hücumu güçlendirmez; bazen o hücumcuya top taşıyan oyuncuyu eksiltir. Öne geçince geriye çekilmek de kendiliğinden güvenlik sağlamaz. Rakibi kaleden uzak tutacak pası kaybettiğinizde, korumaya çalıştığınız skorun üzerine yeni bir baskı çağırırsınız.
Ben bu yüzden pazartesi gecesi, duygusunu oyunun önüne geçirmeyen takımı bir adım önde görüyorum. Galatasaray baskısını sabırla besleyebildiği, Fenerbahçe savunmasını hücum tehdidiyle destekleyebildiği ölçüde kazanma ihtimalini artıracak. İlk plan kadar, maçın değişen ihtiyacına verilecek karşılık da sonucu belirleyebilir.
Fakat sonuç ne olursa olsun, bu rekabetin hafızasına nasıl bir gece bırakıldığı da önemli. Anadolu Ajansının arşivinde anlatılan 1925 karşılaşmasını düşünüyorum: Tribünün balkon bölümü çökünce Fenerbahçeli Cafer Çağatay, kazanılan penaltıyı bilerek Galatasaray kalecisine teslim ediyor. Bir asır sonra hâlâ hatırlanan şey, o topun kaleye girmemesi.
Demek ki futbol bazen vazgeçilen bir golü de saklıyor. Tıpkı Metin’le Can’ın birbirlerine emanet ettikleri formaları sakladığı gibi.
Bu akşam İstanbul’un eski hesabı yeniden açılacak; salı sabahı birinin çayı daha keyifli içilecek, öteki gazeteyi biraz isteksiz çevirecek. Sonra hayat akacak, başka maçlar oynanacak. Yıllar sonra bu derbiyi anlatanların elinde yalnızca bir skor kalmasın isterim.
Çünkü çocuklara bırakılacak en güzel futbol mirası, rakibinden nefret etmeden de takımını bütün kalbinle sevebildiğin bir hatıradır.