KAPI ARALIKTI, İÇERİ İTALYA GİRDİ
Türkiye 1–4 İtalya: Bursa’da üç dakikalık umut, doksan dakikalık uyarı
Maç önü yazımızın başlığını “Bursa’da tarihin kapısı aralık” diye atmıştık. Kapı gerçekten aralıktı; ne var ki içeri giren biz değil, İtalya oldu.
Skor tabelası Türkiye 1, İtalya 4 yazıyor. Fakat bazı maçların gerçek skoru tabelada, gerçek hikâyesi ise dakikalarda saklıdır. Bursa’daki karşılaşmanın hikâyesi de ilk 27 dakikaya yazıldı. Bastoni 9’da, Frattesi 22’de, Kayode 27’de ağlarımızı buldu. Daha tribün maça yerleşemeden İtalya oyuna, skora ve ruh hâlimize yerleşmişti.
O andan sonra oynanan futbol, sonucu arayan iki eşit takımın mücadelesi değildi. Bir taraf kazanmayı yönetiyor, öteki taraf dağılan maçı toplamaya çalışıyordu.
İSİMLER DEĞİL, SİSTEM KAZANDI
İtalya, Belçika yenilgisi sonrasında ilk on birinde sekiz değişiklik yaptı. Roberto Mancini, üç oyuncusuna ilk kez A millî formayı verdi. Kâğıt üzerinde bu kadar değişmiş bir takımın pas bağlantılarında aksaması, baskıda gecikmesi ve birbirine yabancı görünmesi beklenebilirdi. Tam tersi oldu.
Mavi formalıların her oyuncusu, yanındaki arkadaşının nereye gideceğini biliyordu. Tonali geriye gelip iki stoperin arasına yerleşti; Raspadori orta sahaya yaklaşarak pas istasyonu oldu; Frattesi ile Fagioli iç koridorları kullandı; Kayode ve Ruggeri çizgi genişliğini sağladı. Top bir İtalyan’ın ayağına geldiğinde ikinci ve üçüncü pasın adresi çoktan belliydi.
Biz ise 4-2-3-1 düzeninde Altay; Zeki, Merih, Ozan, Eren; Salih, Orkun; Oğuz, Arda, Can ve Barış Alper’le başladık. Diziliş vardı ama düzen yoktu. Ön alan baskısında ilk hareket ile arkadaki desteğin zamanı tutmadı. Barış Alper önde tek başına kaldı. Arda, Tonali’nin pas kanalını kapatmak ile hücuma hazırlanmak arasında sıkıştı. Orta saha ile savunma arasındaki mesafe açılınca İtalya birinci baskımızı tek paslarla geçti.
Futbolda hız yalnızca koşu sürati değildir. Bazen asıl hız; top gelmeden görmek, tek dokunuşla oynamak ve arkadaşının hareketine güvenmektir. İtalya’nın ilk yarıda bize kurduğu üstünlük, bacak hızından önce düşünce hızının üstünlüğüydü.
ÜÇ GOL, AYNI ARIZA
İlk gol bir kornerden geldi. Ruggeri’nin yerden çevirdiği topu ön direkte temizleyemedik, Bastoni tamamladı. Maç öncesi duran topların ve ıslak zemindeki ikinci topların belirleyici olabileceğini söylemiştik. Dokuzuncu dakikada ilk uyarı değil, ilk fatura geldi.
İkinci golde İtalya ceza alanımızın çevresinde rahatça pas yaptı. Kayode’nin şutunu Altay tehlikeli bölgeye sektirdi, Frattesi arka direkte boş kaldı. Üçüncü golde Pio Esposito topu ceza alanının merkezinde kontrol etti, savunmamız bir adım geç kaldı, Kayode boşluğu gole çevirdi.
Üç golün görüntüsü farklıydı; kökü aynıydı: takım boyu uzadı, ceza alanı çevresinde sorumluluk paylaşımı kayboldu, topa bakan oyuncu sayısı adamı takip eden oyuncu sayısını geçti.
Altay’ın özellikle ikinci goldeki sektirişi elbette konuşulur. Dördüncü golde ise Tonali’nin direkten dönen şutunun ardından Pio Esposito’yu takip edemedik. Fakat dört gollük bir yenilgiyi tek kaleciye yüklemek, teşhisi kolaylaştırmaz; yalnızca gerçeği küçültür. Kaleci hatası görünen yerde çoğu zaman ona kadar gelen bir takım hatası zinciri vardır. Bursa’da o zincirin halkaları fazlaydı.
RAKAMLARIN DA BİR ZAMANI VAR
Maç sonunda topa yüzde 54 oranında sahip olan taraf Türkiye’ydi. Şut sayısında 15–14, rakip ceza alanında topla buluşmada 24–22 öndeydik. Gol beklentisi ise Türkiye için 1,86, İtalya için 2,39 olarak hesaplandı.
Bu rakamlara çıplak gözle bakarsak dengeli bir maç oynandığını düşünebiliriz. Oysa futbol istatistiğini doğru okumak için yalnızca “ne kadar?” diye değil, “ne zaman?” diye de sormak gerekir. İtalya 27. dakikada 3–0’ı bulduktan sonra topu ve alanı daha fazla bize bıraktı. Bizim şutlarımızın ve ceza alanı temaslarımızın önemli bölümü, rakibin skoru korumaya geçtiği zaman diliminde geldi.
Kısacası yüzde 54’lük topa sahip olma, oyunun sahibi olduğumuzu göstermedi. Top bizde daha uzun kaldı; maç İtalya’nın elinde kaldı.
ÜÇ DAKİKALIK UMUT
Montella devre arasında Merih, Orkun ve Can’ı çıkarıp Abdülkerim, İsmail ve Kerem’i sahaya sürdü. Bir teknik direktörün devrede üç değişiklik yapması, ilk planın işlemediğinin en açık kabulüdür.
İkinci yarının başında nihayet öne doğru birlikte hareket ettik. Oğuz sağdan içeri çevirdi, Barış Alper 47. dakikada farkı ikiye indirdi. Tribün yeniden ayağa kalktı; yağmurun altındaki Bursa, bir geri dönüş ihtimaline tutundu.
Ama umut yalnızca üç dakika yaşadı.
50. dakikada Tonali ceza yayından vurdu, direkten dönen topu Pio Esposito kafayla ağlara gönderdi. Skor 1–4’e geldi. Barış Alper’in daha sonra filelerle buluşturduğu top ofsayt gerekçesiyle geçerli sayılmadı; 80’de Arda’nın hazırladığı, Demir Ege’nin çevirdiği topu Kerem yakın mesafeden dışarı attı. Türkiye ikinci yarıda daha canlıydı, fakat maçı çevirecek kadar düzenli, sakin ve keskin değildi.
Barış Alper’in golü ve bitmeyen mücadelesi, Oğuz’un sağ çizgide ürettiği hareketlilik, Arda’nın ikinci yarıda artan sorumluluğu bu karanlık gecenin olumlu notlarıydı. Yine de bireysel gayret, kolektif problemin üzerine örtü olamaz.
İKİ TEKNİK ADAMIN SÖZLERİ
Montella maç sonunda ilk yarıdaki oyunla ıslıkları hak ettiklerini kabul etti. Takımın rakibe doğru biçimde yaklaşamadığını söyledi; ikinci yarıdaki canlılığa dikkat çekti ve ilk 30 dakikadan ders çıkarılması gerektiğini belirtti. Bu özeleştiri değerlidir, çünkü sorun yokmuş gibi davranmak sorunu büyütür.
Ancak üç günde bir maç oynamaya alışık olunmadığı yönündeki açıklaması tek başına yeterli değildir. İtalya da aynı takvimden geldi. Üstelik Mancini sekiz oyuncuyu değiştirdi, üç yeni ismi sahaya attı ve buna rağmen takımın oyun kimliği bozulmadı. Yoğun fikstür bir gerçektir; fakat doğru rotasyon, ortak oyun dili ve hazır bir B planı da teknik yönetimin sorumluluğudur.
Mancini ise 4–1’lik galibiyetin ardından bile takımının yaklaşık 60 dakika çok iyi oynadığını, daha sonra seviyesinin düştüğünü söyledi. Bu iki açıklama arasındaki fark da gecenin fotoğrafıdır: Biri ilk 30 dakikanın neden kaybedildiğini arıyor, diğeri dört gollü galibiyette son 30 dakikanın neden düştüğünü sorguluyor.
Maçın oyuncusu olarak öne çıkan Pio Esposito bir gol ve bir asistle oynadı. Golünü zor günler geçiren büyükannesine armağan ettiğini, ağabeyi Sebastiano ile aynı sahayı paylaşmanın kendisi için özel olduğunu anlattı. İtalya Bursa’dan yalnızca üç puanla değil, genç oyuncularına verdiği güvenin karşılığıyla da döndü.
MAÇ ÖNÜNDE NE DEMİŞTİK, SAHADA NE OLDU?
Maç önü değerlendirmemizde Türkiye’nin 4-2-3-1 oynayacağını ve ilk on birdeki yedi ismi doğru öngörmüştük. İtalya’nın beklerinin arkasındaki alanı kullanmamız, topu kazandıktan sonraki ilk beş saniyeyi iyi oynamamız, Barış Alper’i yalnız bırakmamamız, Tonali’nin pas yönünü sınırlandırmamız ve duran toplarda dikkatli olmamız gerektiğini yazmıştık.
Sahada bunların hemen hiçbiri ilk yarıda gerçekleşmedi. İtalya’nın ileri çıkan beklerinin gerisinde zaman zaman alan oluştu ama topu oralara taşıyamadık. Topu kazandığımızda ilk pası baskıdan çıkaramadık. Tonali oyunun yönünü rahatça belirledi. Barış Alper, golünü bulduğu ikinci yarıya kadar savunmanın arasında yalnız kaldı. İlk golü de bir duran topun devamında yedik.
Tahminin tutması yazarı haklı çıkarabilir; fakat millî takımın kaybettiği gecede bunun bir sevinci olmaz. Asıl mesele, rakibin ne yapacağını bilmek değil, bildiğin şeye sahada cevap verebilmektir.
SKORDAN AĞIR OLAN
Karşılaşmayı izleyen 33 bin 891 taraftar maça inançla başladı. İlk yarının sonunda ıslıklar yükseldi; ilerleyen dakikalarda tepki teknik yönetime ve federasyona döndü. Taraftarın öfkesi yalnızca dört gole değildi. Aynı formayı giyen on bir oyuncunun, aynı fikri oynayan bir takım görüntüsü verememesineydi.
Bu yenilgiden sonra en kolay iş bir suçlu seçmektir: Altay, Montella, savunma, orta saha… Oysa doğru teşhis bir ismin arkasına saklanmaz. Bursa’da kaybeden bir futbolcu değil; baskı zamanlaması, takım mesafesi, ceza alanı savunması, geçiş kalitesi ve maç planıydı.
Türkiye iki maç sonunda puansız, bir gol atıp beş gol yemiş durumda. Sırada 2 Ekim’de Belçika, 5 Ekim’de yeniden İtalya deplasmanları var. Bu takvim uzun yas tutmaya izin vermiyor; fakat aceleyle unutmaya da izin vermemeli. Çünkü unutulan yenilgi tekrar eder, doğru okunan yenilgi ise öğretir.
Maçtan önce “tarihin kapısı aralık” demiştik. Kapı gerçekten aralıktı. İtalya nereye basacağını, ne zaman hızlanacağını ve içeride nasıl duracağını bildiği için o kapıdan geçti. Biz ise eşikte, hangi adımı atacağımızı düşünürken kaldık.
Tabelada 1–4 yazıyor. Benim defterimde ise daha ağır bir cümle var:
İtalya’nın genç isimleri vardı; ama onları büyüten bir sistemi de vardı. Bizim iyi isimlerimiz vardı, fakat o gece onları takım yapan bir oyunumuz yoktu.