Gösterişli Acılar, Şaşaalı Travmalar ve Paylaşım Kültürümüz

07 Haziran 2026 07:13
Göstermek, anlatmak, yaşamı sergilemek dramaya ait şeyler değil miydi? Tam da bu yüzden, kuşkulu siyasi olaylara, yalanı belirgin gündemlere; tiyatro, gösteri, şov dendi ve biz sahne sanatçıları buna uyuz olduk yıllarca...

Yalnız gösteri toplumu gün geçtikçe daha keskin bir gerçeklik haline geliyor ve ben de Guy Debord’a bugünün perspektifiyle dönmeyi planlıyorum bir ara... Belki bu sohbeti daha sağlam bir zemine taşır ancak şimdilik gündemin düşündürdükleri, aklıma düşürdüğü Brecht ve “kendi acına yabancılaşacak kadar göstermeci olabilmek”ten konuşalım istiyorum...


Kuşkusuz bu mesele aklımı durup dururken kurcalamadı... Dilan Polat ve eksenindeki olaylar, bu kapının kilidini açan anahtar... Fakat ben konuya ne kriminal taraftan bakacağım, ne de magazinel yandan, hatta sosyoloji ve psikolojiden bile kısıtlı faydalanacağım çünkü bu bir yere kadar gösteri ve bu benim alanım...

Bir insanın canı söz konusu olduğunda, hesapları kapatırız, kültürel olarak yaşamdan daha çok ölüme saygı duyarız hatta... Elbette ölüm, insanı tüm suçlarından arındıran, temizleyen, paklayan bir şey olamıyor... Belki de içinde bulunduğumuz çağ, bilinirliğin bir var olma yoluna dönüşmesi bunun önündeki en büyük engel... Erol Köse’nin ardından konuşulanlar ve ölünün arkasından konuşmanın “sınırı” tartışması da düşündürmüştü bana bunu... Canı çok yanan, yaşama saygısını yitirebiliyordur belki fakat kendimi dinlediğimde, canımı en çok yakanların olası vefatları, bana huzur olarak dönemez gibi geliyor... Ancak sevinç duymamak, yaşanmış olanı gizlemek anlamına mı geliyor? Tam burası dramatik olanı düşündürüyor bana...

Çağlar boyu drama bize birtakım felaketler izletti... Tutkulardan arınma diye Türkçeleştirilen katharsis etkili bir mekanizma olarak çalıştı... Bizim hataya düşmememiz için karakter hataya düşüp bedelini ödeyecek, biz de bu hata; atıyorum hırssa, hırslı olmamak gerektiğini, hırsı abartmanın canımıza mal olabileceğini aklımıza kazıyarak, dersimizi alıp ortamdan ayrılacağız... Vasıf Öngören, Oyun Nasıl Oynanmalı’da, gecekondudan bulunmuş bir genç kızın başarma öyküsünün ne işe yaradığını açıkça anlatıyordu mesela... O kız; ekonomik koşulları sınırlı birinin, bir gün “orada” olabileceğinin umudunu taşıyordu... Zaten biraz da bu yüzdendir, ünlülerin hemen hemen tümünün trajik bir geçmişi ya da çok yoksul bir çocukluğu, gençliği olmuştur... Bu yukarıya tırmanmak için bir hırsın da ateşleyicisidir muhakkak ancak dedim ya, ben anlatılan hikayeyi konuşalım istiyorum...

Kurgulanan, hesaplanan bir anlatı, bir kralı felakete sürüklerken bize elbette bir mesaj veriyor. Fakat o kral, kostümünü çıkarıp hayatına devam ediyor. Gerçek değil. Gerçek olmadığını kralı oynayan da biliyor, kralı izleyen de... Burada sorun yok. Fakat o kostümü çıkaramadığında, rol kişiliğe dönüştüğünde ve o rolün mevcut konumu yetmediğinde ne olacak? Stabiliteden hoşlanmaz drama... Ve şimdi o stabiliteden hoşlanmıyor sosyal medya... Çünkü dramatik bir aksiyon bekliyor seyirci. Katharsis, seyirciyi “arındırır” fakat bu yeni anlatılar seyirciyi “kışkırtıyor.” Hiç olmazsa, daha fazlası için kışkırtıyor...

 

Mutlu bir ailenin hayatını paylaştığını düşünelim, ki bu da mümkün. Çatışmasız izlemiyoruz değil mi? Çiftlerin arasındaki mikro çatışmalar, minik kıskançlıklar, yanlış anlaşılmalar, fikir ayrılıkları, en olmadı, sevimli yanından bakalım güzel çocuklarının bilmediklerini öğrenme sürecini görmemiz gerekiyor. Hayatı son derece yolunda olan, ne yaşıyorsa memnun olan birinin hayatı dramatik değil çünkü... O gün işe giderken önüne bir ceset düşerse, bu dramatik...

Uçta olmak buradan geliyor ancak belki sorun tam bu. Bu yeni anlatı evreninin en başında duruyor olmaları; bu insanların hayatlarını düzelemeyecek kadar zedeleyen asıl şey... Bu anlatı evreninin kuralları yoktu, sınırı yoktu, ilgi çekmek birinci şarttı, bu ilgiyi çekmek için ne yapıldığının hiç önemi yoktu... Belki de bu yüzden biz tasarlanmış dramatik evrenlerden konuşurken, kurallardan konuşuyoruz. Bu yüzden ne anlatacağında çok özgürsün ama nasıl anlatacağının katı olmasa da kuralları var... Yaşantıyı izlenebilir kılmak; yaşantıyı şova dönüştürmek, yaşantıyı sabote etmek de demek. Çünkü tekrar edelim, çatışma rutinin bozulduğu yerden başlıyor...

 

Rutin, yazarın kontrolünde bozulduğunda seyir zevki yükselir fakat rutin acemi ellerde bozulduğunda gülünç ya da rahatsız edici olabilir. Rutin, izlenebilir olmak için, yaşantıda böylesine dürterek, zorlayarak bozulduğunda bunu kim kontrol edebilir bilmiyorum... Bu bir oyun olsaydı, dramaturg çağırır düzeltirdik fakat bu hayat olduğunda, etki alanı bu kadar geniş olduğunda nasıl düzelir bilemiyorum... Bir günde düzelmeyeceği kesin de, düzelebilir mi, o kısım endişe verici...

Kendini gülünç duruma düşürmek isteyen bir insana saygı duyarım, üstüne görgüsüz bir kostüm giyene saygı duyarım, görgüsüz olmak isteyene saygı duyarım... Gerçekten insanların bireysel yaşantılarıyla ilgilenmiyorum fakat iş bir semptoma, semptomu da aşıp hastalığın kendisine dönüştüğünde bunu konuşmak gerekir...

Her gün izlediğimiz ve giderek daha korkunç hale gelen şey; gerçek hayatın tezgaha sürülmesi, çığırtkanlıkla pazarda satılması, “mal tutup” yan tarafa aynısından satan bir tezgah daha açılınca, onun önüne geçme gayesi... İnsanların hayatını böyle somutlaştırmak istemezdim ancak galiba benim başka türlü ifade etmem, gerçekte olanı yumuşatmayacaktı...

Gerçek ve kurgunun hiç bu kadar karıştığını gördüğümü ya da okuduğumu hatırlamıyorum. Bir kayıp, bir trajedi; bir tekrara, döngüye dönüşürse sıradanlaşır ve gülünçleşir. Şu anda dehşet verici olan, her an sıradanlaşabilir. Burada sıradanlaşma ihtimali olan şey, insanlığın dibine döşenmiş bir dinamit gibi görünüyor yalnız... Sınırlar kişisel olabilir, hassasiyetler insandan insana değişebilir ama “anlatma, gösterme” pratiği, anlatılandan bağımsız bir aşınma yaratıyor sanki...

Peki ya biz? Birer izleyici olarak, bu sabotajın karşısında, sadece birer seyirci miyiz, yoksa bu gösterinin sürekli daha fazlasını talep eden görünmez yazarları mıyız? Elimizdeki mesele elbette bir paradoks, göstermek için mi böyle yaşıyorlar, böyle yaşadıkları için mi gösteriyorlar... Ne sebeple olursa olsun, mekanik bir paylaşım alışkanlığı; anlamın, yaşantının önüne geçiyor... Böylesini Beckett, Ionesco ya da Brecht tahmin edebilir miydi bilemiyorum... Galiba kimse o kadar öngörülü olamaz... Ancak onlar, olacak şeyi pırıl pırıl görmüyorlarsa da, bir sis bulutunun içinde çıplak gözle seçebiliyorlardı... Gördüğümüz şeyler, bana tam olarak oraya dönmek, onların fikirlerine tekrar bakmak gerektiğini hissettiriyor, söylemeden edemedim...

Sevgi-ler...

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X