Hafızamdaki Kalabalık Parti ve Eski Sevgili: Edebiyat

15 Mart 2026 14:30
Herkese merhaba, gizlimiz saklımız yok bence, yeterince tanıştık... Harika bir diş operasyonu ardından şiş suratımla ve biraz ateşle oturmaktayım... O yüzden ne izlemek, ne de okumak, ne de video çekmek mümkün oldu bu hafta... Oldukça boş bir zaman geçirince de, “ne yazsam” meselesi, her zamankinden daha fazla kurcaladı zihnimi... Besleneceğim şeylere erişemeyince, mecburi istikamet hafıza oldu...

Bu arada daha önce bazı hastalıklar geçirdiğimi söyledim, şimdi dişimi masaya sürdüm... Köşemde çok marazlı bir profil çiziyorum ancak öyle değil... 10 yılın acısını bir nefeste çıkarıyorum diyelim... Zımba gibi sahalara dönmeme az kaldı, hem bahane de etmiyorum bunları, durup bekliyor değilim, biraz dert paylaşıyorum o kadar...

Sözün özü; yolum hasretiyle yanıp tutuştuğum kitaplığımın, annemlerin evindeki küçük maketine düştü hal böyle olunca... Okuma pratiğimi, okumayla ilişkimi de anlatacağım bu arada bu yazıda... Tam olarak 7 yaşında ve bir 24 Kasım günü, 23 Nisan İlköğretim Okulunun harika öğretmeni Ayşe Yıldırım’a, bir öğretmenler günü hediyesi olarak artık okuyabildiğimi söylemiştim... Bilemiyorum, bu gerçekten bir hediye sayılıyor mu fakat ben bir öğretmene dönüştüğümde, öğrencilerimin öğrendiği her şeyi kendime hediye saymıştım... Galiba sayılıyor... Sonra da işler karıştı... Hala nasıl olup da bozamadığımı anlamadığım gözlerimle birlikte, çok sayfa devirdik, bilgisayarın içine kadar girip bol bol yazı yazdık... Neden hala bana gözlük verilmedi, bakın bunu gerçekten anlamış değilim... Neyse, çağırmayalım şimdi...

Okumak evriliyor elbette, değişiyor, okuduğun şey seni değiştiriyor, sen değişince okuduğun şeyi değiştiriyorsun, daimi bir değişim hali... Süreç elbette, Cin Alilerle başlıyor, ergenlikte İpek Ongun’la Gülten Dayıoğlu’na uğradığımı hatırlıyorum. Gülten Dayıoğlu’nun hayal gücüme ve kalemime katkıları için hızlıca teşekkür etmek istiyorum tam burada...

Sonra biraz büyüyorum, Harry Potter’la tanışıyorum fakat biraz daha büyüyünce ülkeyi merak ediyorum, bir sahafta Erdal Öz kitabı geçiyor elime. Yaralısın’ı okumuştum ilk, dil kullanımından konusuna kadar beni şoke ediyor Erdal Öz. Hiç görmemişim öyle bir şey o güne kadar... Yapılabildiğini bile bilmiyorum hatta. Halbuki sınırı mı var? Yok ama var sanıyordum o güne dek... Çok şey kattı o kitap bana ve yazarlığıma, sınırı aşmak cesareti verdi, yapılabildiğini gösterdi... Ömrümde okuduğum ilk “garip” kitaptı...

Sonra ne bulursam okuduğum bir pencere açılıyor, o dönemi çok anlatmak isterdim ancak bazılarını ben de bilmiyorum... Kocaeli Kitap Kulübü’nü hatırlayanlar olacaktır... Kitap kiralama sistemi vardı ve benim birden bire, günde bir kitap okuyan bir deliye dönüşmemle aile ekonomimizin başına gelebilecekleri önlemenin iyi bir yoluydu... Dürümcü mü o bina hala? Gitmiyorum nicedir, neyse...

Lisede Adil Hoca’yla başlıyoruz yolu yürümeye... Her zaman söylediği gibi, bana bazen devlet memuru kimliğiyle, bazen de sohbetini (sanırım) sevdiği öğrencisiyle sohbetin verdiği rahatlıkla önerilerde bulunuyor... İkisi farklı iki kişidir ve bunu tüm öğrencileri bilir ve sanıyorum devlet memuru olandan çok daha eğlencelidir olmayan tarafı...

Biraz şiir okuyorum, biraz roman okuyorum, bir ara tarihi romanlar ele geçiriyor beni, henüz Muhteşem Yüzyıl falan yok televizyonda ama ben harem dedikodusunun, kurgusunun keyfini böylece keşfediyorum... Sonra biraz daha zaman geçince, tarihi kurguyla tarihin aynı şey olmadığını öğreniyorum -çünkü romanlardan edindiğim bilgilerle Tarih dersinde pek başarılı olamıyorum...- Sonra tam lise sonda Kinyas ve Kayra geçiyor elime, tam lise sona göre bence... İçimin bütün karanlığını yazmış adam... Hayatımın en garip eşiğinde duruyorum o sırada... Müzik okuyorum, müzik okumak istemiyorum. Yol karanlık, ucuna kayalar dökülmüş, geçit yok... Sonra yine bir öğretmenimi anacağız tam şimdi... İlkay Zeynep Aknam, genç enerjisiyle lisemizde ve bir gün bana en çok seveceğim o kesişim kümesini uzatıyor... Alper Canıgüz, Tatlı Rüyalar’la hayatıma giriyor... Hem hafif, hem derin... Çok afacan diyorum onlara sonra büyüdükçe... Murat Menteş de yanına eklenince, afacanlıklarına, şakalarına vuruluyorum adamların...

Sonra bir parça ara veriyorum. Mecburi bir ara bu... Artık Kocaeli Üniversitesi, Dramatik Yazarlık Anasanat Dalı öğrencisiyim. Okumam ve öğrenmem gereken çok şey var... Ya Shakespeare dışında oyun yazarı bilmiyorum ya da Nazım Hikmet’in, Çehov’un falan oyun yazmış olduğundan haberim bulunmuyor... Neyse ki 4 senem var... Tümünü saymak imkansız ama Dürrenmatt’la, Ibsen’le, Memet Baydur’la tanıştığım kısımların, hele çocukluğumdan beri hep gözümün gördüğü yerlerde olan Ferhan Şensoy’un yazarlığıyla tanışmanın özellikle hoşuma gittiğini hatırlıyorum... Sonra lisansüstü, bol bol müzikal konulu okuma, sonra doktorada bolca çağdaş yerli oyun yazarı katılıyor zihnimdeki partiye... Bizim parti çok kalabalıklaşıyor... İyi hoş da... Oyun yazarları bir girdiler ortama, şairler, romancılar, öykücüler gariban kaldılar kenarda... Sıkıldılar partiden koca koca insanlar... Tezler neyse ki bitiyor... Başladığınız bir şey, iyi veya kötü, bitecektir muhakkak...

Sonra eski dostum, eski sevgilim edebiyata, küçük bir gece yarısı mesajı atıyorum: “Uyudun mu?”

Uyumamış neyse ki, o da beni özlemiş... Eskiden sevmiş olduğum yazarların yeni kitapları çıkmış birikmiş, önce onlara saldırılıyor, çaresi yok... Sonra yeni bir arayış... Yepyeni bir keşif... Bunu anlatmalıyım... İleri derecede geyik sever oldum ben bu süre zarfında, öncesi yok, sonrası yok, mantıklı bir açıklaması yok... Fakat bayılıyorum, vuruldum geyiklere... Fotoğraflarına bakıyorum, gözümün gördüğü her yerde geyikli bir aksesuar, bir tabağın, bardağın üstünde baskı, kıyafette bir geyik, başımda geyik boynuzu şeklinde taçlar... Böyle garip bir sevda...

Aşkın mantıklı olması gerekmez, hatta mantıksız olması bir parça daha iyidir, bilirsiniz... Sonra burada, artık yazar dostum olacak kadar büyümüş olduğumun da altını çiziyor, bir minik selam da Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü sahibi, canım Semih Öztürk’e gönderiyorum... Semih, bir gün bir mesaj atıyor bana... Doppler diye bir kitap varmış, benim hemen, acilen ve hiç vakit kaybetmeden okumam gerekiyormuş... İkiletmedim elbette... Ve böylece Semih sayesinde, son zamanlarımın sevdasıyla tanışıyorum... Nordik Edebiyatı... Ardından tiyatrosu... Son zamanlarda beni en çok heyecanlandıranlar; Dag Solstad ve Erlend Loe... Ve tek tek sayarsam artık çok uzayacak olan minik bir liste...

Siz nasılsınızdır bu konuda, merak ederim doğrusu... Bir yazara vurulunca, ne var ne yoksa okumak isterim, tek kitabı varsa henüz, canım çok sıkılır... Böyle... Başlayınca... Çok sevdiysem eğer, o yazarın dünyasında mümkün olduğunca uzun dolaşmak isterim...

Dünyasında dolaşmayı pek sevdiklerimi paylaşayım istedim bugün... Ağrım, sızım derken, izleyecek, okuyacak fırsatım olmadı... Dedim ki, şu hafızamda ne güzel kitaplar var, arkadaşlarımı zorlayarak okutmaya çalıştığım... Okuyanlar hep çok sevdi, onu söyleyeyim... Belki bu yazarları tanımayan, tanımadığı bir yazarla tanışmak isteyenler vardır diye, özellikle Erlend Loe ve Dag Solstad’ı eklediğim bir yolculuk dökümü yapayım istedim sizlere...

Onlarla parti pek keyifli, kendime saklamam imkansız...

Partinin anlatılması çok keyifli olmaz gerçi ama siz de bilin istedim... Tekrar görüşene kadar kendime ve sizlere bolca sağlıklı gün diliyorum!

Sevgi-ler!

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X