TANRI ARTIK SAÇLARIMI OKŞAMIYOR TANRI ARTIK SAÇLARIMI OKŞAMIYOR
Bazen zaman öyle hızlı akıyor ki tutamıyorum. İçine dalıyorum; beni kayalara çarpa çarpa yontuyor. Yaralarım kanamayı unutuyor zamanla, bedenimden yeni bir ülke doğuyor. Her tarafı yara bere içinde bir ülke... Kışı sevmesi bundandır belki; zamanı donarak iyileştirmeye çalışıyor. Kendini, zamanın durduğu o noktayı arayarak doğurmak istiyor ama kış mevsiminde, buz gibi bir nehirde yeniden ölü doğuyor.
Bu morg, bedenini sağlam tutmaya çalışsa da bir gün bulacaklar onu. Ölse bir dert, yaşasa zaten o meyveyi hiç yememiş... Yıllanmış bir şarabın ekşimesinde kayboluyor. Ruhlar konuşsaydı başından beri, çıplaklık en hür özellikleri olurdu. Bir ruh bir diğer ruha ne dese bağışlanır zaman? Ya da bu kapan, daha fazla kanla ne zaman boğulur? Ülkem kana doymuyor; kanla yıkanıyor ama her yer kurak.
Kendini çamaşır iplerine asıyor sıra sıra. Renkliler, siyahlar, beyazlar... hepsi kırmızı. Bir mevsim boyunca kurumayı bekliyor, bir mevsim boyunca yağmur dinmiyor. Ama ne olursa olsun, mevsim kurak. Gök yağsa ne çıkar? Tohum çoktan yüreğinde bir yere saplanmış, çıkmıyor. Kabuğunu sevmiş; büyümüyor, yeni bir kabuk aramıyor. Üstüne bassalar da kırılmıyor o kabuk. Kabuk bağlayan yara kabuğu, yara bağlayan kabuk yarayı iyileştirmiyor.
Belki de iyileşmek için gelmedi dünyaya. Dünyaya bir şey için gelmezmiş zaten yara. Zaman, bir şeyin sonucu olmayacağını bile bile öğreterek akıyor. "Acımasızca" demek isterdim ama acıma derdi yok ki zamanın; kendini gerçekleştirmekten başka çaresi yok. Çare, sadece akmakta. Çamaşır ipinde salınan ruhun mandalları paslı artık. Zaman işte... Eksiltiyor bir şeyleri. Dünyaya o paslı gözlerle baktırıyor.
Çamaşır ipinde salınan ruhun mandalları paslı. Zaman işte, eksiltiyor bir şeyleri. Paslı gözlerle baktırıyor dünyaya.Sonra birden, o en köşedeki paslı mandal kendini ipten aşağıya atıyor. Metalin yayındaki son direnç de kırılıyor sanki. Bir tık sesinden ibaret düşüşü, ama avlunun betonunda patlayan bir yankısı var. Sanki yıllardır bekliyor gitmeyi.
Gitmek.
Ne zamandır gitmiyorum bir yere?
Yıllardır aynı avlunun kuraklığında, kurumayan kırmızılara bakarak duruyorum. Mandal betona çarptığında çıkan o küçük kıvılcım, içimdeki çıkrığın dişlilerini bir anlığına kilitliyor. Ses susuyor. İpte kalan kumaş rüzgârda ağır ağır yalpalıyor ama artık onu tutan bir şey yok. Tek bir esinti yitiği kılmaya yetecek.
Kapının eşiğine yürüyorum. Ayaklarımın altındaki zemin ilk kez bu kadar soğuk, ilk kez bu kadar gerçek. Kapıyı aralıyorum.
Sokak sessiz.
Öyle bir sessizlik ki bu, ufacık bir ses çıkarsam fırtına gibi dünyaya yayılacak ve en sonunda dönüp beni yutacak sanki. Taşların arasına sıkışmış çıtlatılan bir adım, fısıltıyla alınan bir nefes bile bu hassas dengeyi bozmaya yeter. Dünyanın bütün gürültüsü bu sessizliğin altında pusuda bekliyor.
Bedenimi o buz gibi nehrin akıntısına, bu yutmaya hazır sessizliğin ortasına bırakıyorum. İçimdeki yara hâlâ iyileşmiş değil, kabuk hâlâ kanamayı unutmuş durumda... Ama atılan her adım, üzerimdeki o paslı katmanı biraz daha çatlatıyor.
“Yürü” diyor çıkrık, “yürü, durma.”
Yürüyorum. Nereye olduğunu bilmeden, bir ayağımın diğerine takılmamasına gayret ederek... Her adımım bu yutucu sessizlikte incecik bir çatlak açıyor.
Sokağın kıvrıldığı yerde, sıvası dökülmüş gri bir duvar çıkıyor karşıma. Duvarın üzerindeki kireç çatlamış, altındaki tuğlalar birer yara gibi açığa çıkmış. Zaman burayı da yontmuş.
Tam ortasında, siyah bir boyayla alelacele yazılmış, harfleri aşağıya doğru biraz akmış o cümleyi görüyorum:
"Tanrı artık saçlarımı okşamıyor."
Duruyorum. Çıkrığın gıcırtısı bir anlığına kesiliyor. Adımlarım değil, zihnim takılıyor bu kez. Kuraklığıma düşen ilk kelime oluyor bu. Yıllardır içimde büyüyen ama adını koyamadığım o şefkatsizliğin, o donmuş kışın özeti gibi karşımda duruyor.
Parfüm kokularının, şehir gürültülerinin ulaşmadığı bu çıkmazda, bir başkası da aynı morg soğukluğunda donmuş meğer. O yazının önünde parmaklarım kendi saçlarıma gidiyor. Rüzgâr geçiyor aralarından; ne bir el var değen, ne de iyileştiren bir şefkat.
Okşamıyor.
Zaten ne zaman okşamıştı ki?
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Ve Ateş Bizi Tüketiyor 30 Ekim 2026 Cuma
- HAFIZASINI YİTİREN BİR TOPLUMUN GÜNLÜĞÜ 22 Ekim 2026 Perşembe
- Gerçeğin Dinlenmeye Doymaz Rahatlığı 12 Ekim 2026 Pazartesi
- Post-Truth Çağında Linçin Konforu 03 Eylül 2026 Perşembe
- ACILAR MASAL OLSUN 29 Ağustos 2026 Cumartesi
- THE UGLY STEPSISTER 19 Temmuz 2026 Pazar
- Abim, Ben ve William Shakespeare 19 Mart 2026 Perşembe
- 8 Mart: Çiçek Değil, Hafıza Günü 08 Mart 2026 Pazar
- HAFIZANIN KIYISINDA 02 Mart 2026 Pazartesi
- ANLAŞILMANIN İNCE YAĞMURU 25 Şubat 2026 Çarşamba