Karşılaşmaların Bizi Kurduğu Yer: Abim, Ben ve William Shakespeare
Ben yedi yaşlarındaydım. Abim üniversitede okuyordu. Yılda bir kez eve gelirdi; gelişi bir bayram gibi değil, daha çok bir değişim gibi hissedilirdi. Bavulundan çıkanlar kıyafetlerden çok kitaplar olurdu. Ama öyle herkesin alışık olduğu kitaplar değil… Tuhaf, anlaşılması zor, kenarları notlarla dolu kitaplar. O yaşta bakınca anlamadığım, hatta biraz da ürkütücü gelen bu kitaplar, evin içine başka bir dünya sokardı.
Yıllar geçti. O kitaplar rafta beklemeye devam etti. Ama bir noktada ben de o dünyaya doğru eğilmeye başladım. Belki meraktan, belki abime yaklaşma isteğinden, belki de insanın içindeki o tanımlayamadığı çekimden. Eve giren ilk Shakespeare kitabı Romeo ve Juliet’ti. Üzerinde çeviri notları vardı; bazı kelimelerin altı çizilmiş, kenarlarına küçük açıklamalar düşülmüştü. Sanki bir başkası o metnin içinden geçmiş ve bana bir iz bırakmıştı. Ben de o izin peşinden gitmeye başladım.
Bir akşam birlikte Shakespeare in Love filmini izledik. O filmdeki kadın oyuncunun, sahnede yer alabilmek için kendi cinsiyetini gizlemesi, oyuncu olabilmek uğruna verdiği mücadele… O an içimde bir şey yerinden oynadı. Çocuk aklıyla bile şunu hissettim: Bir şey olmak için, gerçekten istemek gerekiyordu. Ve o istemek, insanın içinden taşan bir şeye dönüşebiliyordu. O gece içimden bir cümle geçti: “Bu olacağım.”
Belki yüksek sesle söylemedim. Belki kimse duymadı. Ama bazı cümleler vardır, söylenmese bile hayat boyunca yankılanır.
Aradan yıllar geçti. 2021 yılında Shakespeare ile bu kez bir kitap sayfasında değil, sahneye çıkmak üzere seçtiğim bir parçada. Yetenek sınavı için 3. Richard oyunundan Lady Anne karakterini çalışıyordum. O metnin içinde dolaşırken bir şey fark ettim: Shakespeare sadece bir yazar değildi benim için. O, yıllar önce abimin bavulundan çıkan o tuhaf kitapların, o film gecesinin ve içimde kurulan o cümlenin devamıydı. Yani bir karşılaşmanın uzayan gölgesiydi.
2025 yılında Hamnet romanının Broadway’de sahnelendiğini duyduğumda, hiç düşünmeden kitabı edindim. Çünkü artık biliyordum: Benim hayatımda Shakespeare’le ilgili hiçbir şey “tesadüf” değildi. Her yeni karşılaşma, eskilerin üzerine ekleniyordu. Bir zincir gibi… Ama kopmayan bir zincir.
2026 yılına geldiğimizde ise bu hikâye bambaşka bir yere evrildi. Hamnet filmini sevdiğim adamla izledim. Filmde Anne Hathaway'in penceresinden bakışı, Hamnet’in ölümü ve o ölümün içinden doğan Hamlet fikri… Hepsi zihnimde yeni bir kapı açtı. Sanatın, kayıptan nasıl doğabildiğini gördüm. Bir annenin yasının, bir metne, bir karaktere, bir evrene dönüşmesini izledim.
Ve o an, yıllardır uzaklarda olan abim geldi aklıma. On yedi yıldır Çin’de yaşıyor. Kendi hayallerinin peşinden gittiği bir ülkede… Onu çok az görebilen bir ben kaldım geriye. Hamnet’i izlerken şunu düşündüm: İnsan fiziksel olarak uzak olsa bile, bazı bağlar kopmuyor. Tıpkı Shakespeare’in kaybını yazıya dönüştürmesi gibi, biz de eksilen şeyleri içimizde başka şekillerde yaşatıyoruz.
Abimin de bir yerlerde bir şeyleri yaşatmaya çalıştığını, aklının hâlâ buralarda bir yerde dolaştığını biliyorum. Bu bir bilgi değil; daha çok bir his. Ama bazen insanı ayakta tutan şeyler zaten kanıtlar değil, hislerdir.
Şimdi tez sürecimde Anne Hathaway karakterini oynayacak olmak… Garip bir şekilde geçmişle bugün arasında bir köprü kuruyor. Sanki yedi yaşındaki o çocuk, raftaki kitaplara uzanan küçük elleriyle bana dokunuyor. “Devam et” diyor. “O cümleyi unutma.”
Kalbim hızlanıyor bunu düşündüğümde. Ama bu bir korku değil. Daha çok bir hatırlama hali. İçimde yaşayan bir umudu fark etme hali. Hayata yeniden başlıyormuşum gibi hissetme hali.
Biliyorum, daha doğrusu bugün daha iyi biliyorum ki: Hayat büyük kırılmalarla değil, küçük karşılaşmalarla şekilleniyor. Bir kitabın kapağıyla. Bir filmin sahnesiyle. Birinin hayatımıza girip sonra fiziksel olarak uzaklaşmasıyla. Ve en çok da, o insanların bizde bıraktığı izlerle.
Bizi biz yapan şeyler, çoğu zaman unuttuğumuzu sandığımız insanlarda saklı. Bir abinin bavulunda. Bir yazarın satırlarında. Bir karakterin bakışında.
Ve belki de en önemlisi, o karşılaşmaları unutmamayı seçtiğimiz anlarda. Çünkü insan, hatırladıkça kendisi oluyor.
- Toplam 1 yorum
HAKKI 20:14 - 06 Nisan 2026
ÇOK BAŞARILI İÇTEN BİR YAZIM
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Ve Ateş Bizi Tüketiyor 30 Ekim 2026 Cuma
- HAFIZASINI YİTİREN BİR TOPLUMUN GÜNLÜĞÜ 22 Ekim 2026 Perşembe
- Gerçeğin Dinlenmeye Doymaz Rahatlığı 12 Ekim 2026 Pazartesi
- Post-Truth Çağında Linçin Konforu 03 Eylül 2026 Perşembe
- ACILAR MASAL OLSUN 29 Ağustos 2026 Cumartesi
- TANRI ARTIK SAÇLARIMI OKŞAMIYOR 25 Temmuz 2026 Cumartesi
- THE UGLY STEPSISTER 19 Temmuz 2026 Pazar
- 8 Mart: Çiçek Değil, Hafıza Günü 08 Mart 2026 Pazar
- HAFIZANIN KIYISINDA 02 Mart 2026 Pazartesi
- ANLAŞILMANIN İNCE YAĞMURU 25 Şubat 2026 Çarşamba