Bir Gün Daha Başladı Bir Gün Daha Başladı
Gün, bütün ısrarıyla başlamak istiyordu. Penceremin ardından sızmaya çalışan solgun ışık, gecenin bittiğini haber veriyordu. Oysa üzerimdeki yorgunluk, kalın bir battaniye gibi bedenime yapışmıştı. Ne gözlerimi açmaya gücüm vardı ne de içimdeki ağırlığı bir kenara bırakmaya…
Yapmam gereken işler, gitmem gereken yerler vardı. Hayatın benden bekledikleri, ben hazır olmasam da sırasını bekliyordu. Ama yüreğimdeki kırıklar vardı bir de. Her hareketimde yerinden oynayan, her nefesimde kalbime biraz daha batan kırıklar… Ağrının sebebi buydu belki de. İnsan bazen bedeninin değil, içinde taşıdığı şeylerin yorgunluğundan uyuyamazdı.
Hani derler ya, alıp başını gidesin gelir. Öyle bir gitmek işte… Ardına bakmadan, kimseye bir şey anlatmak zorunda kalmadan, bir süreliğine bütün seslerden, bütün beklentilerden uzaklaşmak. Ama nereye gideceksin? Gideceğin bir yer yoktur aslında, çoğu zaman. Yalnızca boşluk vardır. Uzaklarda bir yerde seni beklediğine inandığın, aslında varlığından bile emin olmadığın bir boşluk…
İnsan bazen kendini avutmak için yollar hayal eder. Başka şehirler, başka sokaklar, kimsenin seni tanımadığı başka hayatlar… Sanki yer değiştirince içindeki acı da yerini değiştirecekmiş gibi. Oysa insan nereye giderse gitsin, kendini de yanında götürür.
Sonra bir sabah daha gelir. Anlaşılmadığın, anlatamadığın, anlatsan da eksik kalacağından korktuğun bir gün daha…
Omuzlarımdaki yük, kamburumu biraz daha çıkarıyor. Aynaya baksam belki yüzümdeki yorgunluğu göreceğim. Gözlerimin altındaki morlukları, dudaklarıma yerleşen o ifadesiz çizgiyi… Ama bakmaya bile hâlim yok. Gün başlamış bir kere. İstesen de istemesen de kalkacak, hazırlanacak, kapıdan çıkacak ve kalabalığa karışacaksın.
Öyle de yaptım.
Durağa vardığımda sabahın ayazı yüzüme çarptı. İnsanlar birbirine yakın durmuş, soğuktan korunmak istercesine omuzlarını içeri çekmişti. Kalın montlarına, atkılarına, berelerine sarılmışlardı. Bir köşede, incecik giyinmiş genç bir kız bekliyordu. Ellerini birbirine ovuşturuyor, arada kollarını göğsünde birleştirerek ısınmaya çalışıyordu. Oysa hava öyle de soğuk değildi. Belki üşüyen yalnızca bedeni değildi; belki onun da içinde üşüyen bir şeyler vardı. İnsanların dışarıdan nasıl göründüğünü biliyoruz da içlerinde neler taşıdıklarını pek bilmiyoruz.
Otobüs göründüğünde duraktaki kalabalık bir anda hareketlendi. Herkesin yüzünde aynı telaş, aynı yetişme çabası… Sanki otobüse binemeyen, hayata da geç kalacaktı.
Kapılar açıldı. İnsanlar birbirine değerek, birbirini hafifçe iterek içeri doluştu. Çantalar omuzlara çarptı, ayaklar ezildi, özürler yarım ağızla söylendi. Kimsenin kimseye kızacak kadar vakti, kimsenin kimseyi anlayacak kadar sabrı yoktu.
Şoförün sesi otobüsün içini doldurdu:
“Arkaya doğru ilerleyin! İlerleyecek yer var. Acele edin!”
Acelesi olanlar, olmayanlar… Sanki herkesin bir yere yetişmesi gerekiyordu ama kimse nereye yetiştiğini tam olarak bilmiyordu. Trafik zaten başlı başına bir keşmekeşti. Kırmızı ışıklar, korna sesleri, birbirinin önüne geçmeye çalışan araçlar… Şehrin damarları tıkanmış, hayat o daracık yollardan akmaya çalışıyordu.
Otobüsün içindeyse başka bir kaos vardı. Birbirine yabancı onlarca insan, birkaç metrekarelik alana sıkışmış, aynı yöne doğru sürükleniyordu. Herkes kendi düşüncesinin içinde, kendi derdinin kıyısında duruyordu. Omuz omuzaydık ama birbirimizden ne kadar uzaktık.
Arkamızdan biri hafifçe ittiriyor, önümüzdeki yolcu tutunacak yer arıyor, bir başkası telefonuna bakarak dünyanın geri kalanından habersizmiş gibi davranıyordu. Sanki görünmez eller hepimizi yaşamın içine doğru iteliyordu. Durmaya, soluklanmaya, bir an olsun kendi içine dönmeye hakkımız yokmuş gibi…
Hayatı sevenler vardı elbette. Sabahın bu saatinde bile neşeyle konuşanlar, arkadaşına bir şeyler anlatırken kahkaha atanlar, her şeye rağmen günün güzel geçeceğine inananlar… Bir de sürekli söylenenler. Trafiğe, kalabalığa, havaya, insanlara kızanlar… Belki de hepimiz aynı sıkıntının farklı dillerde konuşan hâlleriydik.
Tam o sırada bir genç, telefonundan müzik açtı. Kulaklığını takma zahmetine bile girmemişti. Müziğin sesi otobüsün uğultusuna karıştı, sonra yükselip bütün seslerin üzerine çıktı. Kulağımı tırmalayan o ritim, zaten yorgun olan zihnimin içinde dönüp durmaya başladı. Ona göre sıradan bir sabah, sıradan bir müzikti belki. Benim içinse sessizliğe duyduğum özlemin bir başka sınavı…
Yanımdaki teyze başını hafifçe bana doğru çevirdi. Yüzünde merakla karışık bir ifade vardı.
“Gece sarımsak yedim kızım?” diye söyledi
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Sonra devam etti:
“Benim tansiyonum var da doktora gidiyorum. Gece ne yediğine dikkat edeceksin.”
Başımı salladım. Belki de yalnızca konuşmak istiyordu. Belki yol boyunca kendisini dinleyecek birini arıyordu. İnsan bazen en önemsiz görünen sorularla bile bir başkasının hayatına dokunmaya çalışıyordu. Benim içimde kopan fırtınalardan haberi yoktu elbette. Ben de onun tansiyonundan, doktorundan, gecesinden habersizdim.
Otobüsün başka bir köşesinde gözleri kapanan öğrenciler vardı. Başları camlara yaslanmış, çantalarını göğüslerine bastırmışlardı. Biri her sarsıntıda irkilerek gözlerini açıyor, sonra uykusuna yenik düşüp yeniden kapanıyordu. Genç bedenlerin bile yorgun düştüğü bu sabahlarda, kim bilir kaç kişi yatağından kalkarken kendi kendine biraz daha uyumayı dilemişti.
Biraz ileride, özenle giyinmiş genç kadınlar vardı. Saçları yapılmış, yüzleri makyajla aydınlanmış, kıyafetleri en ince ayrıntısına kadar düşünülmüştü. Sanki birazdan bir sahneye çıkacak, spot ışıkları üzerlerine çevrilecekmiş gibi… Belki önemli bir toplantıya gidiyorlardı, belki sevdikleri biriyle buluşacaklardı, belki de yalnızca kendilerini iyi hissetmek istiyorlardı. Kim bilir?
Bir an düşündüm: Hepimiz bir sahneye çıkıyor gibiydik. Kimi yorgunluğunu saklıyor, kimi neşesini gösteriyor, kimi güzel görünmeye çalışıyor, kimi de hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ediyordu. Herkesin üzerinde görünmez bir kostüm, yüzünde başkalarının görmesine izin verdiği bir ifade vardı.
Peki, sahne ışıkları söndüğünde ne oluyordu?
Otobüs bir durakta daha durdu. Yeni insanlar bindi, bazıları indi. Boşalan yerlere başkaları oturdu. Kalabalık değişti ama kalabalığın hâli değişmedi. Birileri gitti, birileri geldi. Hayat, kimsenin yokluğuna uzun uzun bakmadan kendi yolunda ilerledi.
Camdan dışarı baktım. Şehir uyanmıştı artık. Kepenkler açılıyor, dükkânların önleri süpürülüyor, fırınlardan sıcak ekmek kokusu yayılıyor, kaldırımlarda insanlar birbirlerinin yanından hızla geçiyordu. Güneş, binaların arasından kendine bir yol bulup sokaklara düşmeye başlamıştı. Dünya bütün sıradanlığıyla güzeldi belki de.
Ama ben o güzelliğin içinde kendime bir yer bulmakta zorlanıyordum.
İçimdeki kırıklar hâlâ yerli yerindeydi. Gece boyunca uyuyamamış olmamın sebebi yalnızca uykusuzluk değildi. Bunu biliyordum. İnsan bazen bir yastığa başını koyar ama zihnini dinlendiremez. Gözlerini kapatır ama geçmiş susmaz. Sabah olur ama içindeki gece bir türlü bitmez.
Yine de otobüsteydim. İşime gidiyordum. Başımı kaldırıp bir sonraki durağı takip ediyor, ineceğim yere yaklaşırken çantamı düzeltiyordum. Belki dışarıdan bakıldığında sıradan bir yolcuydum. Kalabalığın içinde kaybolmuş, sabah telaşına kapılmış herhangi biri…
Kimse bilmiyordu içimde neler taşıdığımı.
Belki yanımdaki teyzenin de anlatmadığı bir hikâyesi vardı. Belki müzik açan genç, sustuğunda kendi düşüncelerinden kaçıyordu. Belki uyuklayan öğrencinin uykusuzluğu bir sınavdan değil, gecenin içinde büyüyen başka bir dertten geliyordu. Belki sahneye çıkacakmış gibi giyinen kadınlardan biri, aynaya bakarken gözyaşlarını yeni silmişti.
Belki de hepimiz, birbirimizin bilmediği hikâyelerinin arasında yol alıyorduk.
Bir gün daha başlamıştı.
Gün ışığı şehrin üzerine yayılıyor, insanlar duraklardan taşıyor, otobüsler dolup boşalıyor, trafik kendi sabırsız ritminde akıyordu. Hayat, kimsenin hazır olup olmadığını sormadan devam ediyordu.
Ben de devam ediyordum.
Çünkü bazen insanın devam etmesi için güçlü olması gerekmiyordu. Bazen yalnızca başka bir seçeneği olmadığına inanıyordu. Bir adım, sonra bir adım daha… İçinde ne koparsa kopsun, yüzünde ne eksilirse eksilsin, bir sonraki durağa kadar dayanıyordu.
Belki günün birinde içimdeki gece de biterdi. Belki bir sabah gözlerimi açtığımda güneşin doğmasını beklemek yerine onunla birlikte uyanırdım. Belki bir gün, kalbime batan o kırıklar acıtmayı bırakırdı.
Ama bugün değil.
Bugün omuzlarımda yüküm, gözlerimde uykusuzluğum, kalbimde kırıklarım vardı.
Ve bütün bunlara rağmen…
Bir gün daha başladı.
- Toplam 8 yorum
Sema 18:29 - 22 Ekim 2026
Ellerine,kalemine sağlık çok güzel anlatmışsın.
Özgül 10:03 - 22 Ekim 2026
Yine güzel mi güzel bizden,sizden. ondan bundan herkesten her şeyden bir şeyler olan bir yazı.. Çokça düşündüren, biraz anılara karıştıran büyük bir beğeni ile okudum emeklerınize sağlık...
Ayhan 12:22 - 21 Ekim 2026
Hayatı bu pencereden izlemek yorucu olsa da her anı yakalamak insanı yaşatır. Sait Faik de hayatın bu akışına odaklanmıştı. Ne iyi etmiş. Sevgiler ablacım
Aytekin Bulunti 12:14 - 21 Ekim 2026
Hepimizin içinde paylaşamadığız karanlığımız ve yorgunluğumuz var... Bunu güzel kaleminizle harika ifade etmişsiniz. Kutlarım. Kaleminiz daim olsun, yüreğinize sağlık...
Aytekin Bulunti 12:13 - 21 Ekim 2026
Hepimizin içinde paylaşamadığız karanlığımız ve yorgunluğumuz var... Bunu güzel kaleminizle harika ifade etmişsiniz. Kutlarım. Kaleminiz daim olsun, yüreğinize sağlık...
Funda 11:21 - 21 Ekim 2026
Muhteşem olmuş ellerine yüreğine sağlık hepimizin içindeki sesi soylemissin
Cevahir Emir 11:07 - 21 Ekim 2026
Sema bilgiç 10:16 - 21 Ekim 2026
Çok başarılı bir yazı. Yüreğinize sağlık
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Ruhumuz Sokakta, Bedenimiz Acilde 23 Eylül 2026 Çarşamba
- Ben de bir zamanlar çocuktum… 21 Ağustos 2026 Cuma
- Ertelediğimiz Şey Hayat Değil, Kendimiz Yaşamak… 23 Haziran 2026 Salı
- Yaşamın içinde kadın hikayeleri 9 11 Haziran 2026 Perşembe
- Kıymet Neyle Ölçülür? 02 Haziran 2026 Salı
- Bayram Geliyor... 24 Mayıs 2026 Pazar
- Bazı insanlar dünyaya şanslı gelir… 19 Mayıs 2026 Salı
- Adı Sevda’ydı… 04 Mayıs 2026 Pazartesi
- Aceleyle başlıyoruz güne… 27 Nisan 2026 Pazartesi
- Bazı kadınlar vardır… 20 Nisan 2026 Pazartesi