ADNAN SÜVARİ’DEN SALAH’A: YILDIZLAR GELDİ, PEKİ FUTBOL BÜYÜDÜ MÜ?
Bu iki karşılaşmayı hatırlatmamın nedeni geçmişe sığınıp bugünü küçümsemek değil; Türk futbolunun gelişimini hangi ölçüyle değerlendirmemiz gerektiğini göstermektir. Kocaelispor, 1992-1993 sezonunun ilk yarısını lider tamamlamış, ligi dördüncü bitirmiş, Avrupa kupalarında oynamış, 1997 ve 2002’de iki Türkiye Kupası kazanmıştı. O yıllarda Anadolu takımları ligin dekoru değil, oyunun gerçek ortaklarıydı. Büyük takımların Kocaeli, Bursa, Samsun, Gaziantep, Ankara ve Denizli deplasmanlarına giderken puan hesabını iki defa yapması gerekiyordu. Çünkü bir ligin gücü yalnızca şampiyonunun büyüklüğüyle değil, orta sıralarındaki takımların ne kadar dirençli, üretken ve iddialı olduğuyla da ölçülür.
Şimdi önümüzde 2026-2027 sezonunun son derece gösterişli bir fotoğrafı duruyor. Mohamed Salah Trabzonspor’da; Victor Osimhen, Rafael Leão ve Leroy Sané Galatasaray’da; Romelu Lukaku, Nathan Aké ve Mason Greenwood Fenerbahçe’de, Leandro Trossard ise Beşiktaş’ta forma giyiyor. Daha önce ancak televizyon ekranlarından izlediğimiz futbolcular artık İstanbul’da, Trabzon’da, İzmit’te ve Anadolu’nun farklı statlarında sahaya çıkacak. Galatasaray ve Fenerbahçe, Türkiye’yi 19 yıl sonra yeniden iki takımla Şampiyonlar Ligi’nin lig aşamasında temsil ederken Beşiktaş Avrupa Ligi’nde, Trabzonspor ise Konferans Ligi’nde mücadele edecek. Bütün bunlar küçümsenecek gelişmeler değildir; Süper Lig’in izlenirliğini artıracak, tribünleri dolduracak, yayın değerini yükseltecek ve genç futbolcularımıza dünyanın en üst düzey oyuncularıyla aynı sahayı paylaşma imkânı verecektir.
Bu yıldızlar arasında Victor Osimhen’in hikâyesi ayrı bir yerde duruyor. Nijeryalı golcü önce kiralık olarak geldi, performansı ve taraftarla kurduğu bağın ardından Türk futbol tarihinin rekor bonservis bedeliyle Galatasaray’a kalıcı olarak transfer edildi ve dört yıllık sözleşme imzaladı. Türkiye’nin çoğu zaman kariyerinin son dönemine gelen yıldızların kısa süreli durağı olarak görüldüğü bir çağda Osimhen, burada kalmayı tercih ederek yıldız transferini geçici heyecandan sürekliliğe taşıdı. Şimdi Rafael Leão ve Leroy Sané ile birlikte Avrupa’nın dikkatle izleyeceği bir hücum hattının merkezinde bulunuyor. Ancak Galatasaray’ın Şampiyonlar Ligi’ndeki gerçek gücü, bu üç ismin afişlerde yan yana gelmesinden değil; aynı oyunun içinde birbirlerini tamamlayabilmelerinden, orta saha ve savunmayla kurulacak dengeden doğacaktır. Dünya çapında üç hücumcuyu aynı kadroya toplamak büyük bir ekonomik güç, onları bir takım hâline getirmek ise futbol aklı gerektirir.
Futbol tarihinin hoş bir cilvesi de böylesine pahalı ve parlak transferlerin yapıldığı sezonun “Adnan Süvari Sezonu” adıyla oynanmasıdır. Adnan Süvari, futbolun yalnızca yetenekli ayaklarla değil, eğitim, düşünce ve organizasyonla gelişeceğini bundan altmış yıl önce anlamış bir futbol entelektüeliydi. İngiltere’ye tekstil mühendisliği eğitimi için gittiğinde antrenörlük kurslarına da katılmış, Türkiye’ye döndüğünde öğrendiklerini ezberden değil, ülkenin şartlarına uyarlayarak uygulamıştı. Gürsel Aksel, Ali Artuner, Nevzat Güzelırmak, Nihat Yayöz ve arkadaşlarından kurulu Göztepe’yi 1968-1969 sezonunda Fuar Şehirleri Kupası’nda yarı finale taşıyarak bunu başaran ilk Türk teknik direktör olmuştu. O takımın özel uçağı, yüz milyonlarca avroluk bütçesi ve sosyal medya tanıtım ordusu yoktu; fakat yıllarca birlikte oynamış futbolcuları, birbirini tamamlayan bir oyun düzeni ve Avrupa karşısında ezilmeyen bir karakteri vardı.
Türkiye’nin dünya yıldızlarına ilgisi aslında yeni de değildir. İtalya’yı iki kez dünya şampiyonluğuna taşıyan ve bugün Milano’daki stada adı verilen Giuseppe Meazza, 1948-1949 sezonunda Beşiktaş’ı çalıştırmıştı. Brezilya’nın iki Dünya Kupası zaferinin büyük ustası Didi, 1970’lerde Fenerbahçe’yi üst üste iki kez şampiyon yaptı. Jupp Derwall 1984’te Galatasaray’a geldiğinde arkasında yalnızca maç sonuçları bırakmadı; antrenman anlayışını, çalışma disiplinini ve kendisinden sonra devam edecek bir teknik adam kültürünü değiştirdi. Hagi’nin 1996’da Galatasaray’a gelişi de büyük bir transferdi; fakat 2000’de kazanılan UEFA Kupası yalnızca Hagi’nin sol ayağından değil, dört yıl korunan kadrodan, yerli oyuncu çekirdeğinden, Avrupa’da edinilen tecrübelerden ve ortak bir oyun hafızasından doğdu. Tarih bize şunu söylüyor: Bir yıldızın gerçek değeri, havalimanında kaç kişi tarafından karşılandığıyla değil, ülkeden ayrılırken geride ne bıraktığıyla anlaşılır.
Bu nedenle Salah’ın, Osimhen’in, Leão’nun, Sané’nin, Lukaku’nun, Aké’nin ve Trossard’ın Türkiye’de bulunmasını küçümsemek haksızlık olur. Genç bir savunmacının antrenmanda Osimhen ya da Lukaku’ya karşı pozisyon alması, bir kalecinin Salah’ın vuruşlarını görmesi, bir kanat oyuncusunun Leão’nun topsuz koşularını yakından izlemesi kitaplardan öğrenilemeyecek bir eğitimdir. Bu futbolcuların profesyonellikleri, beslenmeleri, dinlenmeleri, maç hazırlıkları ve baskı altındaki davranışları doğru biçimde gözlemlenebilirse yalnız takımlarını değil, çevrelerindeki oyuncuları da geliştirebilir. Avrupa kupalarında Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın üst düzey rakiplere karşı oynayacağı her maç da Süper Lig’in temposunu, hakemlerin ölçüsünü ve teknik adamların düşünce sınırlarını yukarı çekebilir.
Fakat dünyaca ünlü isimleri transfer etmekle gelişmiş bir futbol ülkesi olmak aynı şey değildir. Yıldız oyuncu bazen sorunları çözen kişi değil, üzerlerindeki örtüyü kaldıran bir büyüteçtir. Trabzonspor’un Mohamed Salah’a rağmen Avrupa Ligi play-off’unda Ferencváros’a iki maç sonunda 5-0’lık toplam skorla elenmesi bunun taze örneklerinden biridir. Salah’ın varlığı tribünü heyecanlandırabilir, rakip savunmayı korkutabilir ve kulübü dünyanın gündemine taşıyabilir; fakat doğru kurulmamış bir savunmayı, eksik takım bütünlüğünü ve maç içindeki disiplinsizliği tek başına onaramaz. Futbol, afişte bireysel yıldızların; sahada ise birbirine bağlı on bir kişinin oyunudur.
Dolayısıyla Türk futbolunun 2026-2027 sezonunda gerçekten gelişip gelişmediğini transfer dönemi sonunda değil, sezon bittiğinde anlayacağız. Avrupa kupalarında kaç tur ilerlediğimize, Türk oyuncuların kaç dakika süre aldığına, altyapıdan kaç gencin A takıma çıktığına, kulüplerimizin ne kadar oyuncu ihraç ettiğine, gelirleriyle giderleri arasında nasıl bir denge kurduğuna ve Anadolu takımlarının büyük bütçeli rakipleri karşısında ne kadar rekabetçi kalabildiğine bakacağız. Avrupa’da birkaç parlak gece yaşayıp sezon sonunda geriye ağır borçlar, kullanılmayan tesisler ve forma bulamayan gençler kalırsa buna gelişme değil, pahalı bir gösteri demek gerekir.
Kocaelispor’un bu yeni futbol düzenindeki yeri de tam burada önem kazanıyor. Yeşil-siyahlıların Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor’la yıldız transferi yarışına girmesi mümkün olmadığı gibi gerekli de değildir. Kocaelispor’un tarihi, büyük isimleri taklit ederek değil, doğru oyuncuları doğru zamanda bularak güçlendiğini anlatıyor. John “Shoes” Moshoeu, Kocaelispor forması giyerken 1996 Afrika Uluslar Kupası’nda dört gol atarak Güney Afrika’nın şampiyonluğunda başrol oynamış, ardından Körfez’e dönüp 1997 Türkiye Kupası’nı kaldıran takımın oyun aklı olmuştu. Kaan Dobra, Faruk Yiğit, Saffet Sancaklı, Tayfur Havutçu ve Moshoeu gibi birbirinden farklı özelliklere sahip futbolcuların ortak bir takım kimliğinde buluşması, Kocaelispor’u güçlü yapan asıl unsurdu. Yani Kocaelispor bir dönem başkalarının eskimiş yıldızlarını toplamıyor, henüz gerçek değeri tam anlaşılmamış futbolcuları bulup yıldızlaştırıyordu.
Bugün Porto’nun B takımından gelen 20 yaşındaki Gonçalo Sousa’ya burun kıvıranlarla dünya yıldızlarının isimlerini yan yana koyduğumuzda futbol ekonomisinin iki ayrı yolunu da görebiliriz. Birinci yol, büyük paralarla tamamlanmış ürünü satın almak; ikinci yol ise potansiyeli bulmak, geliştirmek, değer kazandırmak ve gerektiğinde satarak yeni kaynak yaratmaktır. Kocaeli, ham maddeyle katma değer arasındaki farkı Türkiye’de en iyi bilen sanayi şehirlerinden biridir; aynı aklı futbola taşıyabilirse bir gün başkalarının yıldızını alkışlayan değil, kendi yıldızını Avrupa’ya gönderen bir şehir olabilir. Kocaelispor’un geleceği, geçmişteki başarılarını sürekli hatırlamakta değil; o başarıları mümkün kılan cesareti modern akademi, bilimsel çalışma, doğru gözlemcilik ve sürdürülebilir mali yapı içinde yeniden üretmektedir.
Hodri Meydan’ın doksan dakika boyunca verdiği destek, Kocaelispor’un elindeki en büyük duygusal sermayedir; ancak o coşkunun kalıcı başarıya dönüşmesi için tribünle altyapı, şehirle kulüp ve geçmişle gelecek arasında sağlam bir köprü kurulmalıdır. Derbent’te, İzmit’te ya da Kartepe’de Osimhen’in yükselerek vurduğu bir kafayı, Salah’ın sol ayağıyla yaptığı bir koşuyu taklit eden bir çocuğun önünde iyi bir saha, eğitimli bir antrenör ve ulaşabileceği bir kulüp akademisi yoksa dünya yıldızlarının Türkiye’ye gelmesi onun hayatında yalnızca güzel bir televizyon görüntüsü olarak kalır. O çocuk birkaç yıl sonra Kocaelispor formasını giyebiliyor, ardından Avrupa’nın dikkatini çekebiliyorsa işte o zaman ligimizin gerçekten geliştiğini söyleyebiliriz.
Galatasaray ve Fenerbahçe’nin Şampiyonlar Ligi’nde, Beşiktaş’ın Avrupa Ligi’nde başarılı olması Türk futbolunun tamamı için değerlidir ve bu karşılaşmalara yalnız kulüp rekabetinin dar penceresinden bakmamak gerekir. Alınacak her galibiyet ülke puanına, ligin saygınlığına ve Türkiye’ye gelecek yeni oyuncuların kararına katkı sağlayacaktır. Fakat bütün bu başarıların anlamı yalnızca üç İstanbul kulübünün kasasında ve müzesinde kalmamalı; futbol bilgisinin, yayın gelirinin, tesisleşmenin ve oyuncu gelişiminin Kocaelispor’dan Göztepe’ye, Samsunspor’dan Gençlerbirliği’ne kadar bütün lige yayılması gerekir. Çünkü yalnız zirvesi zenginleşen bir yapı büyümüş sayılmaz; sadece tepesi ağırlaşmış olur.
Yıllar sonra Salah, Osimhen, Leão, Lukaku ve diğer yıldızlar Türkiye’den ayrılacak. O gün geriye ne kaldığına bakacağız: Avrupa’da yükselen bir ülke puanı mı, gelişmiş altyapılar mı, ihraç edilen genç futbolcular mı, mali açıdan güçlenmiş kulüpler mi; yoksa birkaç unutulmaz golün ardından ödenmeyi bekleyen faturalar mı? Bu sorunun cevabı, 2026-2027 sezonunun Türk futbol tarihindeki gerçek yerini belirleyecek. Adnan Süvari’nin adını taşıyan bir sezona yakışan da yalnızca büyük futbolcuları seyretmek değil, onların oynayabileceği büyük bir futbol düzeni kurmaktır.
Çünkü bir lig dünya yıldızlarıyla parlar; fakat şehir takımlarıyla, yetiştirdiği çocuklarla ve geride bıraktığı futbol aklıyla büyür.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- FİNAL BİLETİ HAKEMİN CEBİNDE 03 Kasım 2026 Salı
- BOŞUNA MI? 02 Kasım 2026 Pazartesi
- AYAĞINA TAKILAN HAYAT 01 Kasım 2026 Pazar
- MANTIĞIN SINIRINDA, OLANAKSIZIN KIYISINDA 30 Ekim 2026 Cuma
- KAF DAĞI’NIN ARDINDAKİ KUŞ 30 Ekim 2026 Cuma
- BİR SANAT DEVRİNE!.. 29 Ekim 2026 Perşembe
- BİR İMPARATOR GELDİ, BİR KÖŞK KALDI 27 Ekim 2026 Salı
- HERKES GİTTİ, KALECİ KALDI! 26 Ekim 2026 Pazartesi
- BEKLEDİĞİMİZ KUŞ NEDEN GELMİYOR? 26 Ekim 2026 Pazartesi
- YUNUS’UN NEFESİ, CEBİMİZDEKİ SURETİ 24 Ekim 2026 Cumartesi