YAŞANMIŞ HİKAYELER ÜZERİMİZDE KİMİN PARMAK İZİ VAR?
Ben onun hayatını okurken, uzaklara gitmek üzere çıktığı yoldan bir süreliğine dönüp yine aynı evin kapısını açmasına takıldım. İnsan, büyüdüğü eve bazen yanında getirdiği diplomadan çok daha fazlasını getiriyor.
O dönüşü anlayabilmek için İstanbul’dan önceye, henüz diplomanın da reçetenin de olmadığı yıllara bakmak gerekiyor. Yol bizi Mardin’in kadim coğrafyasında, taş evlerin yamaç boyunca birbirine yaslandığı Savur’a götürüyor. Terasları, eyvanları, yaz sıcağını dışarıda tutan kalın duvarlarıyla bu evler, geçmişi gündelik hayatın içinde taşıyor. Aşağıda Savur Çayı’nın kıyısında kavaklar ve söğütler uzanıyor; taşın arasından suya, sudan bahçelere geçiliyor. Bu manzarayı düşünürken tarihin yalnız yıkılmış saraylarda aranmasına şaşıyorum. Bir çocuğun büyüdüğü ev de tarihin içindedir; yalnız kapısında çoğu zaman bunu anlatan bir levha bulunmaz.
Sancar’ın çocukluğundan hatırladığı en güzel görüntüler, bahçelerindeki badem ve erik ağaçlarının çiçek açtığı günler. Fakat o bahçede yalnız baharı seyretmiyor; babası ve kardeşleriyle çalışıyordu. Evlerinde yiyecek vardı, ayakkabı ise kıymetliydi. Yedinci sınıfa kadar ayakkabılarını yalnız okula giderken giydiklerini anlatıyor. Bütün bir çocukluğun içinden seçilip gelen bu ayrıntı, o evin imkânlarını da önceliklerini de uzun açıklamalara ihtiyaç bırakmadan gösteriyor.
Okul yoluna ayrılan o ayakkabıların ardında, çocuklarının okumasında ısrar eden Meryem Hanım vardı. Kendisi okuma yazma bilmiyordu. Oğlu ise onu, tanıdığı en zeki kadın olarak anacaktı. Bu iki bilgiyi yan yana okuyunca insan duruyor: Önündeki yazıyı okuyamayan bir kadın, çocuğunun önünde açılabilecek hayatı görebiliyordu. Kendi mahrumiyetini evladının da kaderi saymamıştı. Bence bir annenin dünyayı değiştirmeye başladığı yer tam burasıdır; kendisine verilmeyene çocuğunun ulaşabileceğine inandığı yer.
Meryem Hanım’ın eğitim konusundaki ısrarına, baba Abdulgani Bey’in çalışkanlığı eşlik ediyordu. Sancar, babasını bu yönüyle kendisine örnek aldığını anlatırken ağabeyi Kenan’ın da ona beş yaşında okuma yazma öğrettiğini söylüyor. Böylece evde başlayan hazırlık, okulda öğretmenlerin elinde ilerliyordu. Kendi yaşam öyküsünde Cumhuriyet’in sağladığı eğitim imkânlarına verdiği yer de bu yüzden anlamlı: Ailenin ümidi, çocuğun okuyabileceği bir okulla ve onu yetiştirecek öğretmenlerle buluşuyordu.
Bugün geriye dönüp bakınca varılacak yeri bildiğimiz için bu yol bize kolayca anlatılıvermiş gibi geliyor. Çocuk okuyacak, büyüyecek, bilim insanı olacak… Oysa o evde hiç kimsenin elinde geleceğin haberi yoktu. Bir annenin çabası, sonucunu bilmeden gösterdiği çaba olduğu için kıymetliydi. Çocuğun yetişmesinde payı olanlar, bir gün kendilerinden söz edilsin diye yaşamıyorlardı. Hayatın kendi işleri arasında, ellerinden geleni yapıyorlardı.
O çocuk yıllar sonra doktor olarak döndüğünde, aynı evin bir odasının hastalara açılmasını bu yüzden yalnız bir meslek başlangıcı olarak okuyamıyorum. Bana öyle geliyor ki kendisine gösterilen ilginin, verilen emeğin karşılığı orada başkalarına ulaşıyordu. Bir zamanlar büyümesine yardım eden ev, şimdi onun eliyle başka insanların derdine yer açıyordu. Başta sözünü ettiğim dönüş, böyle bakınca çok daha derin bir anlam kazanıyor.
Üstelik bu ilgi evin kapısında da kalmıyordu. Sancar, sonraki hekimlik döneminde maaşının önemli bölümünü hastalarına ilaç, imkânı olmayan ailelerin çocuklarına oyuncak almak için harcadığını anlatıyor. İlaçla oyuncağın aynı hayat hikâyesinde yan yana durması çok dokunaklı. Hastalık çocuğun bedenini yorar; sevinmeye ayırdığı yeri de daraltır. Bir hekimin o daralan yere kadar bakabilmesi, bilgisinin yanına nasıl bir dikkat koyduğunu gösterir.
Bu ayrıntıyı okurken aklım yine Meryem Hanım’a gidiyor. Annesinin verdiği hangi öğüdün hangi davranışa dönüştüğünü bilemeyiz. Ama insanın yetiştiği evden yalnız yüz çizgileriyle çıkmadığını biliriz. Bir başkasının sıkıntısını fark edişimizde, çalışırken gösterdiğimiz sabırda, yardım edebilecekken dönüp gitmeyişimizde geçmişimiz de vardır. Çoğu zaman düşünmeden yaptığımız bir iyilikte bile yıllar önce gördüğümüz bir davranış yeniden hayat bulur.
“Üzerimizde kimin parmak izi var?” sorusu benim için burada başlıyor. Yalnız bizi başarıya ulaştıranları sormuyorum. Başarının içinde nasıl bir insan olarak kalacağımızı etkileyenleri de soruyorum. Çünkü bir mesleği öğrenmekle o mesleği insanlara karşı sorumluluk duyarak yapmak arasında, diplomaya yazılmayan bir fark bulunuyor.
İnsan kendi emeğiyle yükselir elbette. Kimse onun yerine çalışamaz, öğrenemez, yanılıp yeniden deneyemez. Ama buradan “Her şeyi tek başıma yaptım” sonucuna varmak için insanın hafızasına epeyce iş düşüyor. Önce elinden tutanları, sonra kendisine yer açanları, ardından yanılmasına sabredenleri unutması gerekiyor. Kendi başarı hikâyesinin tek kahramanı olmak, bazen kalabalık bir geçmişi sessizce kapının dışında bırakmakla mümkün oluyor.
Sancar’ın hayatını anlatırken ailesine ve öğretmenlerine dönmesi, o kapıyı açık tutuyor. Ben de bu yüzden hikâyesinin yalnız sonuna, aldığı ödüle bakmak istemiyorum. Savur’daki eve dönünce daha çok şey görüyorum: Harfleri bilmeden eğitimin değerini bilen bir anne, çalışkanlığı oğluna örnek olan bir baba, bildiğini küçük kardeşiyle paylaşan bir ağabey… Bir insan yetişirken kaç hayatın ona değdiğini görüyorum.
Bugün memleketi de onun adını kendi hayatına katmış durumda. Mardin’in havalimanı, Savur’daki bir bulvar ve bir ortaokul Aziz Sancar’ın adını taşıyor. Bir zamanlar okul yolunda yürüyen çocuğun adı, şimdi başka çocukların okul kapısında duruyor. Bana bu hikâyenin en güzel devamı da bu geliyor: O kapıdan giren bir öğrencinin, adını her gün gördüğü insanın da buralarda büyüdüğünü öğrenmesi ve kendi geleceğini biraz daha cesaretle düşünmesi. Meryem Hanım’ın evinde başlayan eğitim ümidi, böylece başka evlerin çocuklarına da ulaşabilir.
Sonra insan ister istemez kendi hayatına bakıyor. Vaktiyle bize yapılanların hangisini bugün başkasına yapıyoruz? Bize sabreden birini hatırladığımızda daha sabırlı olabiliyor muyuz? Önümüz açıldıysa bir başkasına yer açıyor muyuz? Teşekkür bazen bir telefon konuşmasıdır; bazen yıllar önce gördüğümüz iyiliği, onu yapanın hiç tanımayacağı bir insana ulaştırmaktır.
Savur’daki o evin bir odası 1969’da hastalara açılmıştı. Aradan geçen yıllardan sonra ben o kapıda, bir çocuğa verilen emeğin başkalarının hayatına karışmasını görüyorum. Hepimizin böyle bir odası, böyle bir imkânı olmayabilir. Ama birine ayıracak vakti, öğretecek bir şeyi, söyleyecek cesaret verici bir sözü olabilir.
Belki üzerimizde kalan parmak izlerine en iyi böyle sahip çıkarız: Elimizi bir başkasına uzatarak.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- FİNAL BİLETİ HAKEMİN CEBİNDE 03 Kasım 2026 Salı
- BOŞUNA MI? 02 Kasım 2026 Pazartesi
- AYAĞINA TAKILAN HAYAT 01 Kasım 2026 Pazar
- MANTIĞIN SINIRINDA, OLANAKSIZIN KIYISINDA 30 Ekim 2026 Cuma
- KAF DAĞI’NIN ARDINDAKİ KUŞ 30 Ekim 2026 Cuma
- BİR SANAT DEVRİNE!.. 29 Ekim 2026 Perşembe
- BİR İMPARATOR GELDİ, BİR KÖŞK KALDI 27 Ekim 2026 Salı
- HERKES GİTTİ, KALECİ KALDI! 26 Ekim 2026 Pazartesi
- BEKLEDİĞİMİZ KUŞ NEDEN GELMİYOR? 26 Ekim 2026 Pazartesi
- YUNUS’UN NEFESİ, CEBİMİZDEKİ SURETİ 24 Ekim 2026 Cumartesi