CUMARTESİ YAZILARI TOPLUMUN SANCISI
Biz aslında sadece aynı mahallede oturmuyorduk…
Birbirimizin hayatının içinde yaşıyorduk.
Çocuklar aynı tozlu sokaklarda büyürdü.
Aynı topun peşinden koşar, aynı çeşmeden su içerdi.
Birimizin ayağındaki ayakkabı küçülünce diğerine geçerdi.
Pantolonun paçası uzatılır, gömlek kardeşten kardeşe dolaşırdı.
Ama kimse kendini eksik hissetmezdi.
Çünkü o yıllarda insanın değeri, sahip olduğu eşya ile değil;
ait olduğu insanlar ile ölçülürdü.
Eskiden bizim sokakta avlu kapılarının çoğu kilitlenmezdi.
Çünkü korkudan önce güven vardı.
Komşu eve girince neden geldin denmezdi.
“Çay koydum gel” denirdi.
Akşam ezanı okununca bütün mahalle birbirinin çocuğunu eve çağırırdı.
Bir tabak yemek yalnızca bir evde yenmezdi.
Kokusu bütün sokağa yayılırdı.
Bir evde televizyon varsa maç orada izlenirdi.
Mahallece aynı golde ayağa kalkılırdı.
Kış akşamları sobanın üzerinde kestane pişerken,
yan komşunun çocuğu da gelip aynı sobanın başına otururdu.
Bayram sabahı kapılar kapanmazdı.
Çocuklar hangi eve girse şeker bulurdu.
Mahallede biri hastalandığında sadece ailesi değil, bütün sokak huzursuz olurdu.
Bir cenazede herkes aynı acıyı taşır,
bir düğünde herkes aynı halayın içine karışırdı.
Çünkü Anadolu insanının gerçek zenginliği bankadaki para değildi…
Birbirine yaslanabilen insanlarıydı.
Üstelik o dönemlerde para vardı ama paranın hükmü yoktu.
Çünkü hayatlar birbirine çok benziyordu.
Aynı çekyatlar…
Aynı perdeler…
Aynı vitrinler…
Aynı çay bardakları…
Aynı bayram heyecanı…
Kimse birbirine hangi marka telefonu kullandığını sormuyordu.
Çünkü insanlar birbirinin cebine değil, kalbine bakıyordu.
Bugün ise…
Evler büyüdü…
Odalar çoğaldı…
Televizyonlar devleşti…
Telefonlar akıllandı…
Arabalar lüksleşti…
Ama sofralar küçüldü.
Şimdi herkesin ayrı odası var ama aynı masada konuşacak hikâyesi yok.
Bir zamanlar üç nesil aynı avluda yaşarken,
şimdi insanlar aynı evin içinde birbirine yabancı hale geldi.
Çelik kapılar büyüdü…
Güvenlik kameraları çoğaldı…
Site duvarları yükseldi…
Ama insanın içindeki güven duygusu küçüldü.
Eskiden anahtar kapının üstünde unutulurdu.
Kimse korkmazdı.
Şimdi insanlar birbirinin gözünün içine bakarken bile temkinli.
Çünkü modern çağ bize eşyayı çoğaltmayı öğretti…
Ama bağı korumayı öğretemedi.
Şimdi herkes daha büyük evlerde yaşıyor ama daha küçük hayatlar kuruyor.
En modern sitelerde oturuyoruz ama yan komşumuzun adını bilmiyoruz.
Binlerce takipçimiz var ama derdimizi anlatacak birkaç dost bulmakta zorlanıyoruz.
Çünkü teknoloji büyüdü…
Ama mahalle küçüldü.
Ve insan…
Belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar konforlu ama bir o kadar huzursuz hale geldi.
Bugün toplumun gerçek sancısı biraz da budur…
İnsan artık eşyada mutluluk arıyor.
Yeni koltuklarda…
Daha büyük televizyonlarda…
Daha gösterişli villalarda…
Ama ruhunu hiçbir eşya dolduramıyor.
Çünkü insanın içinde hâlâ eski avluların özlemi var.
Kapısı çalınmadan girilen evlerin…
Akşam kapı önüne atılan sandalyelerin…
Demli çayın etrafında uzayan sohbetlerin…
Mahalle arasında yankılanan çocuk seslerinin…
Ve belki de bugün insanın içini sessizce yoran en büyük sancı tam da budur…
Biz aslında hâlâ büyük aile hayali kuran insanlarız.
Kalabalık sofraları…
Aynı avluda yankılanan sesleri…
Birbirine omuz veren akrabalıkları…
Çocukların birlikte büyüdüğü hayatları özlüyoruz.
Ama hayatın şartları, şehirlerin büyümesi, ekonomik düzen ve modern yaşam biçimi bizi gitgide daha küçük hayatların içine sıkıştırıyor.
Bugün herkes kendi çekirdek ailesinin sınırları içinde yaşamaya çalışıyor.
Oysa Anadolu insanının ruhu buna tam sığmıyor.
Çünkü bizim mayamız yalnız yaşamaya değil;
birlikte yaşamaya alışmıştı.
Belki de bu yüzden bugün en büyük evlerde bile içimize tarif edemediğimiz bir darlık çöküyor.
Çünkü arzu ettiğimiz hayat ile yaşamak zorunda kaldığımız hayat arasında görünmeyen bir mesafe oluştu.
Ve insan…
Bazen sahip olduklarının eksikliğinden değil,
eskiden hissettiği aidiyetin yokluğundan mutsuz oluyor.
Çünkü bir evi yuva yapan perde değildir.
Bir mahalleyi memleket yapan bina değildir.
İnsanı insan yapan da sahip oldukları değil;
paylaştıklarıdır.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- FİNAL BİLETİ HAKEMİN CEBİNDE 03 Kasım 2026 Salı
- BOŞUNA MI? 02 Kasım 2026 Pazartesi
- AYAĞINA TAKILAN HAYAT 01 Kasım 2026 Pazar
- MANTIĞIN SINIRINDA, OLANAKSIZIN KIYISINDA 30 Ekim 2026 Cuma
- KAF DAĞI’NIN ARDINDAKİ KUŞ 30 Ekim 2026 Cuma
- BİR SANAT DEVRİNE!.. 29 Ekim 2026 Perşembe
- BİR İMPARATOR GELDİ, BİR KÖŞK KALDI 27 Ekim 2026 Salı
- HERKES GİTTİ, KALECİ KALDI! 26 Ekim 2026 Pazartesi
- BEKLEDİĞİMİZ KUŞ NEDEN GELMİYOR? 26 Ekim 2026 Pazartesi
- YUNUS’UN NEFESİ, CEBİMİZDEKİ SURETİ 24 Ekim 2026 Cumartesi