Kendimce... Yazılar
Hicri Uluçay

FUTBOLUN AZ BİLİNEN HİKAYELERİ SKOR TABELASINA YAZILMAYANLAR

07 Eylül 2026 23:56
Futbol tarihi biraz haksız bir arşivcidir; topu ağlara gönderenin adını büyük harflerle yazar, o topu bilerek ağlara göndermeyeni çoğu zaman küçük bir dipnota bırakır, kupayı kaldıranı fotoğrafın tam ortasına yerleştirir, o kupaya giden yolda formaları yıkayanı, kramponları temizleyeni, soyunma odasının ışığını herkesten önce yakıp herkesten sonra söndüreni kadrajın dışında unutur.

Oysa futbolu yalnızca atılan goller, kazanılan kupalar ve yapılan pahalı transferler anlatmaz; bazen değiştirilen bir forma, vazgeçilen bir gol, kabul edilen bir yanlış ve yıllarca sessizce sürdürülen bir emek, oyunun insan ruhuna dair çok daha derin şeyler söyler.

Can Bartu’nun hikâyesi bu görünmeyen tarihin en renkli sayfalarından biridir. Bugünün futbolunda bir oyuncunun iki antrenman arasındaki dinlenme süresi ölçülüyor, yediği yemekten uyuduğu saate kadar bütün hayatı bilimsel verilerle takip ediliyor; oysa 1950’li yıllarda genç Can Bartu, aynı gün içinde Fenerbahçe’nin hem futbol hem de basketbol takımı için sahaya çıkabiliyordu. Gündüz ayağında kramponlarla yeşil sahanın üzerinde koşuyor, birkaç saat sonra üstünü değiştirip parke zeminde basketbol topunun peşine düşüyordu. Bir gün içinde iki ayrı oyunun kurallarına, iki farklı sahanın ölçülerine ve iki takımın beklentilerine uyum sağlamak, bugün anlatıldığında neredeyse bir şehir efsanesi gibi geliyor; fakat Can Bartu bunu gerçekten yaşadı.

Onun hikâyesini özel yapan yalnızca aynı gün iki farklı karşılaşmaya çıkması değildi. Can Bartu, hem futbolda hem basketbolda Türkiye A Millî Takımı’nın formasını giyen tek sporcu olarak tarihe geçti. Daha sonra İtalya’ya gitti; Fiorentina, Venezia ve Lazio formalarını giydi, zarafeti, tekniği ve saha dışındaki beyefendiliği nedeniyle İtalyanlar ona “Sinyor” dedi. 1962’de Fiorentina ile Avrupa Kupa Galipleri Kupası finalinde oynayarak bir Avrupa kupası finaline çıkan ilk Türk futbolcu oldu. Fakat onun hayatını anlatan en güzel fotoğraf belki de hiçbir arşivde bulunmayan o hayalî kareydi: Bir elinde futbol ayakkabıları, diğerinde basketbol ayakkabıları bulunan genç bir adam… Henüz spor dallarının birbirinden kalın duvarlarla ayrılmadığı, yeteneğin tek bir alana hapsedilmediği yılların zarif kahramanı.

Can Bartu’nun hikâyesi insanın sınırlarını genişletirken Carlo Ancelotti’nin hikâyesi, bazen o sınırları kendi düşüncelerimizle nasıl daralttığımızı gösterir. Bugün futbol dünyasının en başarılı ve en sakin teknik direktörlerinden biri olarak kabul edilen Ancelotti, mesleğinin ilk yıllarında bugünkü kadar esnek değildi. Parma’yı çalıştırdığı dönemde Arrigo Sacchi’den öğrendiği 4-4-2 sistemine büyük bir bağlılık duyuyor, sahadaki her oyuncunun o düzenin içine yerleşmesini istiyordu. O günlerde Parma yönetimi Roberto Baggio’yu transfer etme imkânı buldu. Ancak Baggio iki forvetin arkasında, klasik 10 numara pozisyonunda oynamak istiyordu; Ancelotti’nin sisteminde ise böyle bir mevki yoktu.

Genç teknik direktör, dünyanın en yetenekli oyuncularından birine yer açmak için sistemini değiştirmek yerine Baggio’dan vazgeçti. Yıllar sonra bu kararını anlatırken hiçbir bahanenin arkasına saklanmadı ve açıkça yanıldığını kabul etti. Juventus’ta Zinedine Zidane’ı çalıştırmaya başladığında, futbolcuyu sisteme zorla yerleştirmenin değil, sistemi elindeki futbolcuların özelliklerine göre kurmanın daha doğru olduğunu anladı. Çünkü Zidane gibi bir oyuncuya “Benim düzenimde sana uygun yer yok” demek, aslında oyunun kendisine yer bulamamak demekti.

Ancelotti’nin kariyerindeki belki de en değerli başarılardan biri, kazandığı kupalardan önce bu yanılgıyla yüzleşebilmesidir. Futbol dünyasında teknik direktörler yenilgileri hakemlere, zemine, fikstüre ya da oyunculara yüklemeye alışkındır; buna karşılık “Ben yanıldım” diyebilenlerin sayısı pek fazla değildir. Oysa insanı da teknik direktörü de büyüten, hiç hata yapmaması değil, hatasının karşısında küçülmeden durabilmesidir. Ancelotti’nin Baggio’dan vazgeçerken yaptığı hata, yıllar sonra onu daha esnek, daha anlayışlı ve futbolcularının özelliklerine daha fazla değer veren bir teknik direktöre dönüştürdü. Bazen kaybedilen bir transfer, kazanılacak kupaların görünmeyen öğretmeni olabilir.

Futbolun görünmeyen tarihinde, atılan goller kadar atılmayan gollerin de yeri vardır. Aralık 2000’de Everton ile West Ham United karşı karşıya gelirken maçın son bölümünde Everton kalecisi Paul Gerrard ceza sahasından çıkarak rakibine müdahale etmeye çalıştı ve sakatlanarak yerde kaldı. Oyun devam ediyor, hakem henüz düdüğünü çalmıyordu; West Ham’ın sağdan yaptığı orta, ceza sahasında bulunan Paolo Di Canio’ya doğru geldi. Önünde savunmasız bir kale, havada kendisine yaklaşan bir top ve takımına maçı kazandırabilecek büyük bir fırsat vardı. Di Canio’nun yapması gereken, futbolun bütün alışkanlıklarına göre son derece basitti: Topu boş kaleye göndermek.

Fakat o, kafasını ya da ayağını kullanmak yerine topu iki eliyle tuttu ve oyunu durdurdu. Normal şartlarda bir futbolcunun topu elleriyle tutması kural ihlaliydi; fakat o anda kurallara aykırı görünen hareket, futbol ahlakının en doğru kararlarından birine dönüştü. Hakem oyunu henüz durdurmamıştı ama Di Canio’nun vicdanı düdüğünü hakemden önce çalmıştı. O golü atsa kurallara göre geçerli sayılabilirdi; atmadığı için ise yıllar sonra bile hatırlanan bir insanlık ânı doğdu. Daha sonra FIFA Fair Play Ödülü’ne layık görülen Di Canio’nun adı o gün skor tabelasına yazılmadı, fakat futbolun hafızasına silinmeyecek biçimde kazındı.

Bu hikâyeyi değerli kılan, Di Canio’nun kusursuz bir insan olması değildir. Hayatı ve kariyeri boyunca tartışmalı davranışları da olmuştur. Zaten ahlak, yalnızca kusursuz insanların sahip olduğu bir madalya değildir; insanın seçeneklerle karşılaştığı bir anda verdiği karardır. Di Canio o birkaç saniyede golü, galibiyeti ve alkışı değil, yerde yatan rakibinin sağlığını seçti. Fair play bazen statların duvarlarına asılan bir slogan değil, düşünmeye zaman bulunamayan bir anda insanın içinden gelen sestir.

Şimdi projektörlerin aydınlattığı sahadan biraz uzaklaşıp Arsenal’in forma odasına gidelim. Orada uzun yıllar boyunca futbolcuların formalarını hazırlayan, eksik malzemeleri tamamlayan ve takım sahaya çıkmadan önce kimsenin dikkat etmediği yüzlerce ayrıntıyla ilgilenen Vic Akers vardı. Akers’ın adı dünyanın en büyük futbol yıldızları kadar bilinmiyordu; maç günlerinde kameralar ona dönmüyor, tribünler onun için tezahürat yapmıyordu. Ancak o, bir kulübün yalnızca ön sırada görünenlerden değil, arka tarafta sessizce çalışanlardan oluştuğunu biliyordu.

1987 yılında Arsenal Kadın Futbol Takımı’nın kuruluşuna öncülük eden Vic Akers, daha sonra takımın teknik direktörlüğünü üstlendi. Forma ve malzeme sorumluluğuyla başladığı kulüp hayatında, kadın futbolunun henüz bugünkü ilgiyi ve imkânları bulamadığı bir dönemde sıfırdan bir takım kurdu; 22 yıllık teknik direktörlük döneminde Avrupa başarısı dâhil otuzdan fazla büyük kupa kazandı. Bir zamanlar birkaç kişinin emeğiyle ayakta durmaya çalışan Arsenal Kadın Takımı, onun ellerinde İngiltere’nin ve Avrupa’nın en önemli futbol kurumlarından birine dönüştü.

Vic Akers’ın hikâyesi bize futbol emektarlığının yalnızca bir kulüpte uzun yıllar geçirmek olmadığını anlatır. Emektar, yıllarını tüketen değil, bulunduğu yere kendi ömründen bir gelecek ekleyen insandır. Akers belki erkek takımının kupalarla çekilen fotoğraflarında ön sırada değildi; fakat kadın futbolunda kurduğu yapı, onun adını herhangi bir fotoğrafın taşıyabileceğinden çok daha uzağa götürdü. Bazen bir kulübün geleceğini yönetim kurulu salonunda oturanlar değil, forma odasında çalışanlar görür. Bazen büyük bir futbol hikâyesi, milyonlarca sterlinlik transferlerle değil, “Neden bir kadın takımımız olmasın?” diye soran bir emektarın cesaretiyle başlar.

Can Bartu, insanın kendisine çizilen sınırların ötesine geçebileceğini; Carlo Ancelotti, büyük olmanın yanılmamak değil, yanıldığını kabul ederek değişebilmek olduğunu; Paolo Di Canio, kazanmanın her şeyden daha değerli olmadığını; Vic Akers ise futbolun asıl yükünü çoğu zaman adı bilinmeyen insanların taşıdığını gösterdi. Biri aynı gün iki farklı forma giydi, biri sistemini değiştirmeyi öğrendi, biri boş kaleye gol atmayı reddetti, biri de yıllarca formalarını hazırladığı kulübün içinde yeni bir futbol dünyası kurdu.

Bugün futbol giderek daha büyük paralarla, daha gelişmiş istatistiklerle ve daha parlak gösterilerle anlatılıyor. Oyuncuların attığı her adım ölçülüyor, pasların yönü hesaplanıyor, transferlerin bedelleri günlerce konuşuluyor; fakat oyunun ruhunu hiçbir bilgisayar bütünüyle ölçemiyor. Çünkü futbolun gerçek değeri bazen bir oyuncunun kaç kilometre koştuğunda değil, durması gereken yerde durabilmesinde; kaç gol attığında değil, hangi golü atmamayı seçtiğinde; kaç kupa kazandığında değil, kendisinden sonra gelenlere nasıl bir yol bıraktığında saklıdır.

Futbolun resmî tarihinde kupaları kaldıranların, golleri atanların ve maçları kazananların isimleri yazılıdır. Görünmeyen tarihinde ise bir günde iki forma giyenler, yanıldığını kabul edenler, gol atmaktan vazgeçenler ve kimse bakmazken formaları sessizce katlayarak geleceğin takımını kuranlar vardır. Skor tabelası bize maçın nasıl bittiğini söyler; bu hikâyeler ise futbolun neden hâlâ hayatın kendisine benzediğini anlatır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X