ŞEYTAN ARABASINDAN YAPAY ZEKÂYA ŞEYTAN ARABASINDAN YAPAY ZEKÂYA
Anadolu insanı atı biliyordu.
Kağnıyı biliyordu.
Faytonu biliyordu.
Ama içinde at olmadan hareket eden bir arabayı ilk kez görüyordu.
O yıllara ait hatıralarda ilginç anlatımlar vardır.
Bazı köylerde çocukların korkup evlerine kaçtığı anlatılır.
Bazı yaşlılar bunun uğursuz bir icat olduğunu düşünür.
Hatta otomobilin geçtiği yolun ardından dua okuyanların olduğu bile söylenir.
Bugün bunları duyunca gülümsüyoruz.
Ama aslında o insanlar cahil değildi.
Sadece daha önce hiç karşılaşmadıkları bir şeyle karşılaşmışlardı.
İnsanlık tarihi biraz da bunun hikâyesidir.
Yeni olanı önce yadırgamak…
Sonra ona alışmak…
Sonra da onsuz yaşayamaz hale gelmek…
1865 yılında İngiltere’de çıkarılan bir yasa, insanlığın değişim karşısındaki ruh halini anlatan en ilginç örneklerden biridir.
Yasa gereği motorlu araçların önünde bir kişi yürüyecek ve elinde kırmızı bayrak taşıyacaktı.
Çünkü insanlar otomobillerden korkuyordu.
Atların ürkeceğini düşünüyorlardı.
Yolların bozulacağını düşünüyorlardı.
Toplum düzeninin zarar göreceğine inanıyorlardı.
Bugün bize tuhaf geliyor.
Ama bir gün yapay zekâ ile ilgili korkularımızın da torunlarımıza aynı derecede tuhaf görüneceğinden emin miyiz?
1908 yılında Henry Ford seri üretim hattını kurduğunda dünyanın ritmini atlar belirliyordu.
Şehirlerin sesi nal sesleriydi.
Arabacılar, nalbantlar, seyisler hayatın merkezindeydi.
Birçok insan atların yerini hiçbir şeyin alamayacağını düşünüyordu.
Fakat tarih sessiz çalışır.
Bir gün gelir ve insanlar farkına varmadan dünyanın merkezi değişir.
Yirmi yıl sonra şehirlerin sesi motor seslerine dönüşmeye başlamıştı.
Atlar ortadan kaybolmamıştı.
Ama hayatın merkezinden çekilmişlerdi.
Tıpkı bugün bizim farkında olmadan yaşadığımız değişimler gibi.
Otomobil yalnızca bir ulaşım aracı değildi.
Şehirleri değiştirdi.
Ticareti değiştirdi.
Aile hayatını değiştirdi.
İnsanların çalıştığı yerleri değiştirdi.
Hatta insanların hayal kurma biçimini değiştirdi.
1900 yılında Anadolu’nun birçok köyünde insanlar hayatlarında ilk kez bir otomobil görüyordu.
Bugün ise dünyada yaklaşık bir buçuk milyardan fazla otomobil bulunuyor.
Türkiye yollarında milyonlarca otomobil hareket ediyor.
Kocaeli’nde yüz binlerce araç her gün aynı yolları paylaşıyor.
Bir asır önce şaşkınlıkla bakılan o makine, bugün hayatımızın en sıradan eşyalarından biri haline geldi.
Fakat belki de asıl ilginç soru otomobil sayısının ne kadar artacağı değil…
Otomobil sayısı artarken direksiyon başındaki insan sayısının ne kadar azalacağıdır.
Çünkü artık değişen motorlar değil.
Değişen zekâ.
Bir zamanlar tamamen mekanik olan otomobiller bugün hareket eden bilgisayarlara dönüşüyor.
Ve burada insanı durdurup düşündüren bir gerçek var.
1969 yılında insanı Ay’a taşıyan Apollo 11 görevindeki bilgisayarın işlem gücü ve hafızası, bugün birçok otomobilde bulunan elektronik sistemlerden daha düşüktü.
Bir başka ifadeyle…
Bugün markete gitmek için kullandığımız bazı araçlarda, insanlığı Ay’a götüren görevden daha karmaşık dijital sistemler çalışıyor.
Üstelik çoğumuz bunun farkında bile değiliz.
Araçlar artık yolu görüyor.
Trafiği analiz ediyor.
Sürücüyü izliyor.
Riskleri hesaplıyor.
Kararlar veriyor.
Yakın gelecekte birbirleriyle haberleşecekler.
Belki de çocuklarımız direksiyon kullanmayı öğrenecek son kuşaklardan biri olacak.
Bu dönüşümün merkezlerinden biri de Kocaeli.
Türkiye’nin otomotiv üssü olarak bilinen bu şehirde yıllardır motorlar üretiliyor, fabrikalar çalışıyor, bantlar dönüyor.
Fakat artık otomotiv dünyasında yalnızca motorlar yarışmıyor.
Yazılımlar da yarışıyor.
Belki de geleceğin en değerli otomobil parçaları çelikten değil, kodlardan üretilecek.
Belki de yarının otomotiv devleri, en güçlü motoru yapanlar değil, en akıllı yazılımı geliştirenler olacak.
Ve Kocaeli bu dönüşümün tam ortasında duruyor.
Bir asır önce Anadolu’da bazı insanlar otomobile “şeytan arabası” diyordu.
Bugün çocuklarımız yapay zekâ ile sohbet ediyor.
Aradan geçen süre insanlık tarihi için yalnızca kısa bir an.
Ama bu kısa anda dünya birkaç kez yeniden değişti.
Belki de mesele hiçbir zaman otomobil değildi.
Mesele, insanın değişim karşısındaki bitmeyen yolculuğuydu.
Ve galiba tarih bize aynı şeyi fısıldamaya devam ediyor:
Bugün bize imkânsız görünen şeyler, yarının sıradan alışkanlıklarıdır.
Belki de yüz yıl sonra torunlarımız eski bir direksiyona bakıp şaşkınlıkla şunu soracak:
“Gerçekten insanlar bu araçları kendi mi kullanıyormuş?”
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- SARAYIN KAPISI, ŞEHRİN HAFIZASI 04 Kasım 2026 Çarşamba
- FİNAL BİLETİ HAKEMİN CEBİNDE 03 Kasım 2026 Salı
- BOŞUNA MI? 02 Kasım 2026 Pazartesi
- AYAĞINA TAKILAN HAYAT 01 Kasım 2026 Pazar
- MANTIĞIN SINIRINDA, OLANAKSIZIN KIYISINDA 30 Ekim 2026 Cuma
- KAF DAĞI’NIN ARDINDAKİ KUŞ 30 Ekim 2026 Cuma
- BİR SANAT DEVRİNE!.. 29 Ekim 2026 Perşembe
- BİR İMPARATOR GELDİ, BİR KÖŞK KALDI 27 Ekim 2026 Salı
- HERKES GİTTİ, KALECİ KALDI! 26 Ekim 2026 Pazartesi
- BEKLEDİĞİMİZ KUŞ NEDEN GELMİYOR? 26 Ekim 2026 Pazartesi