ŞEHİR VE İNSAN SARAYIN KAPISI, ŞEHRİN HAFIZASI
İzmit’te Kasr-ı Hümayun üzerine okumaya başlayınca bunu düşündüm. Bir yapının adını bilmek insana tuhaf bir rahatlık veriyor; sanki içindeki bütün zamanları da biliyormuş gibi. Oysa “Av Köşkü” deyip geçtiğimiz o iki kelimenin ardında padişahlar, gazeteciler, bir annenin ölüm haberi, bir memleketin gelecek arayışı var.
Saray Yokuşu’ndaki bu yapıya, Saat Kulesi’nin yanı başından geçmişe açılan bir kapı gibi bakıyorum.
Kasr-ı Hümayun, hükümdara ait köşk anlamına geliyor. Resmî kaynaklar, buradaki ilk yapının geçmişini IV. Murat dönemine kadar götürüyor; yangın ve depremlerle ortadan kalktığını anlatıyor. Bugün ayakta olan yapı ise Sultan Abdülaziz döneminden. Aynı yerde yeniden yükselen duvarlar… İzmit’in tarihine bakınca insan, bu şehrin yapmayı da yıkılanın ardından yeniden başlamayı da çok eskiden öğrendiğini görüyor.
Sarayın mimarı, kaynaklarda Garabet Amira Balyan olarak geçiyor. İki katlı yapı; mermer cephesi, sütunları, neoklasik düzeni ve barok etkili süslemeleriyle Osmanlı’nın değişen zevkini taşıyor. Dolmabahçe’ye benzetiliyor. Bu benzetme görünüşünü anlatmaya yardımcı olabilir; ama ben bir yapının değerini, başka bir yapıya ne kadar benzediğiyle ölçmeye pek razı değilim. İzmit’teki sarayın kendine yetecek kadar hikâyesi var.
Üstelik o hikâyeyi okumak için bazen başımızı kaldırmamız gerekiyor. Fransız ressam Sason’a atfedilen tavan süslemelerinde çiçeklerle meyveler, armalarla silah motifleri yan yana. Alt kat salonunun tavanında geyik ve aslan tasvirleri bulunuyor. İktidar, kendisini anlatırken güzellikten de güçten de vazgeçmemiş. Bir çiçeğin yanına bir kılıç koymayı uygun bulmuş.
Binaların böyle bir dili var. Yaptıran kişi çoktan gitse de kendisini nasıl göstermek istediği tavanda, kapıda, mermerde kalıyor.
Fakat Kasr-ı Hümayun’un başına, yaptıranın tasarlayamayacağı bir şey geliyor: Bir gün o sarayda, memleketin geleceği üzerine bambaşka bir konuşma başlıyor.
16 Ocak 1923’ü 17 Ocak’a bağlayan gece. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul basınının temsilcileriyle burada buluşuyor. Saat 21.30’da başlayan toplantı yaklaşık altı saat sürüyor. Gazeteciler arasında Ahmet Emin Yalman, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Falih Rıfkı Atay da var.
Bugün sonucu bildiğimiz için geçmişe bazen fazla rahat bakıyoruz. Cumhuriyet’in ilan edileceğini, sonraki yıllarda nelerin değişeceğini biliyoruz. O gece masanın çevresindekiler ise henüz yaşanmamış günlerin sorularını soruyor. Savaş kazanılmış; Lozan görüşmeleri sürüyor. Barışın nasıl kurulacağı, yeni devletin hangi esaslara dayanacağı tartışılıyor.
Saltanat ve hilafet meseleleri, kurulması düşünülen Halk Fırkası, yönetimin geleceği… Konuşulanların her biri, dışarıda hayatını yeniden kurmaya çalışan insanların yarınına dokunuyor.
Düşünüyorum da bir padişah için yapılmış sarayın böylesi bir geceye ev sahipliği yapmasında tarihin kendine özgü bir nüktesi var. Tavandaki saltanat işaretleri yerli yerinde duruyor; aşağıda egemenliğin geleceği konuşuluyor. Duvarların kulakları olsaydı, o gece epey şaşırırlardı.
Cumhuriyet’in ilanına daha aylar var. İzmit’teki bu uzun gece, yaklaşan değişimin düşüncelerini ve tartışmalarını taşıyor. Bugün önünden geçip gittiğimiz bina, o gün ülkenin yarınına ilişkin merakın merkezinde.
Bir de toplantının tutanaklarına sığdırılması güç olan insan tarafı var. Mustafa Kemal, annesi Zübeyde Hanım’ın ölüm haberini almış olmasına rağmen programını sürdürüyor.
Bu bilgiyi okuyup hemen sonraki cümleye geçemiyorum. Ben annemi altmışlı yaşlarımda kaybettim. İnsan o yaşta da annesinin ardından kendini çocuk gibi hissedebiliyor. Bu yüzden o satırlarda duraklıyorum; acının yaşla ölçülemediğini bilirim. O gece konuşan kişinin omuzlarında bir ülkenin sorumluluğu, içinde annesinin yokluğu var. Tarih kitaplarında büyük harflerle yazdığımız isimlerin de insan olduğunu böyle anlarda daha derinden hissediyorum.
Bugün müzede bulunan Atatürk Odası da o insanı düşünmeye davet ediyor. Savarona’dan getirilen kişisel eşyalar arasında telefon, lambalar, koltuklar ve satranç masası yer alıyor. Toplantıyı hatırlatan masa ise temsili. Bu eşyaların her birini 1923 gecesine ait saymamak gerekiyor. Nereden geldiklerini bilince hikâyeleri de yerli yerine oturuyor.
Bir müzede insanın aklında bazen en gösterişli eşya kalmaz. Bir telefonun başında yapılan konuşmaları, bir koltukta geçirilen yorgun akşamları düşünür. Geçmiş, o zaman biraz yaklaşır.
Sarayın sonraki yılları da şehrin hayatına karışıyor. İdari hizmetlerde kullanılıyor; 1967’de İzmit Müzesi oluyor. 1992’de restorasyona alınıyor. Ardından 17 Ağustos 1999…
İzmit’te bu tarihi yazınca cümlenin devamı kolay gelmiyor.
Saray da ağır hasar görüyor. İnsanlarıyla birlikte şehrin hafızası da yaralanıyor. 2004’te başlayan restorasyon 2005’te tamamlanıyor; sergileme çalışmalarının ardından 16 Ocak 2007’de saray müzesi olarak yeniden açılıyor. Açılış tarihinin o büyük basın buluşmasının yıl dönümüne denk gelmesi, yapıyla hatırası arasındaki bağı yeniden kuruyor.
Ama bir yapıyı onardıktan sonra yapılacak işler bitmiyor. Kapısından içeri giren, hikâyesini dinleyen, çıkınca bir başkasına anlatan insanlara da ihtiyaç var. Şehrin hafızası biraz da böyle canlı kalıyor.
Kocaeli’den söz ederken üretimi, limanları, fabrikaları haklı olarak anlatıyoruz. Fakat burada büyüyen bir çocuğun yaşadığı şehirle kuracağı yakınlıkta, bir sarayın tavanındaki geyik de yer bulmalı. Çocuk o resmi merak etmeli. Sonra aynı binada kimlerin buluştuğunu öğrenmeli. Belki yıllar sonra hiçbir mimari terimi hatırlamayacak; ama kendi şehrinde önemli bir gecenin yaşandığını bilecek.
Ben Kasr-ı Hümayun’un, Saat Kulesi’nin ve çevredeki tarihî yapıların okul gezilerinde daha çok yer almasını isterim. Çocukların sorularına vakit ayrılan, yetişkinlerin de yeni bir şeyler öğrenebildiği geziler olsun. Bir şehrin geçmişiyle tanışmanın keyfi, ödev teslim etme telaşına karışmasın.
Yetişkinler olarak bizim de kendimize küçük bir gezi borcumuz var. Uzaklara gitmeden, valiz hazırlamadan, yıllardır bildiğimiz yokuşu bu defa merakla çıkarak…
Yanı başındaki Saat Kulesi bize saati söylemeye devam eder. Sarayın kapısından girince belki zamanın geri kalanıyla da tanışırız.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- SÖYLE BE RÜSTEM 06 Kasım 2026 Cuma
- DOSTLUK ÜZERİNE 05 Kasım 2026 Perşembe
- FİNAL BİLETİ HAKEMİN CEBİNDE 03 Kasım 2026 Salı
- BOŞUNA MI? 02 Kasım 2026 Pazartesi
- AYAĞINA TAKILAN HAYAT 01 Kasım 2026 Pazar
- MANTIĞIN SINIRINDA, OLANAKSIZIN KIYISINDA 30 Ekim 2026 Cuma
- KAF DAĞI’NIN ARDINDAKİ KUŞ 30 Ekim 2026 Cuma
- BİR SANAT DEVRİNE!.. 29 Ekim 2026 Perşembe
- BİR İMPARATOR GELDİ, BİR KÖŞK KALDI 27 Ekim 2026 Salı
- HERKES GİTTİ, KALECİ KALDI! 26 Ekim 2026 Pazartesi