HER ŞEYİN VAR, PEKİ NEDEN EKSİKSİN?
Aynı çocuk yıllar sonra pahalı bir otomobilin direksiyonunda, kliması açık, sevdiği müzik çalarken trafik ışığında yanına yanaşan daha yeni ve daha pahalı bir otomobile bakıp kendisini eksik hissedebilir. Demek ki insanın yoksulluğu bazen sahip olduklarının azlığından değil, baktığı vitrinin büyüklüğünden doğuyor.
Barbara Ras’ın “Her Şeye Sahip Olamazsın” şiirini okurken insanın aklına ister istemez bugünün dünyası geliyor. Şair bize büyük servetlerden, görkemli malikânelerden, başarıdan ve iktidardan söz etmiyor; bir incir ağacından, bir kedinin mırıltısından, bir dosttan, annenin sesinden, hatıralardan ve hayatın arasına saklanmış küçücük mucizelerden söz ediyor. Sonunda da insanın yüzüne son derece basit, fakat kabul etmekte zorlandığımız bir gerçeği söylüyor: Her şeye sahip olamazsın.
Belki de çağımızın en büyük problemi tam burada başlıyor. Çünkü yaşadığımız düzen bize bunun tersini fısıldıyor: Her şeye sahip olabilirsin. Hatta olmalısın. Daha güzel bir evin, daha yeni bir otomobilin, daha genç görünen bir yüzün, daha başarılı çocukların, daha egzotik tatillerin, daha yüksek bir makamın olabilir. Birini elde ettiğinde ötekine bakmalısın; onu da aldığında biraz ileridekine… Çünkü modern tüketim düzeninin devam edebilmesi için insanın ihtiyaçlarından önce eksiklik duygusunun üretilmesi gerekiyor.
Kendisini yeterli hisseden insan iyi bir tüketici değildir.
Bu yüzden bize yalnızca eşya satılmıyor; aynı zamanda huzursuzluk da satılıyor. Reklam bize bir otomobili gösterirken aslında “Seninki eskidi” diyor. Bir tatil fotoğrafı “Sen yeterince yaşamıyorsun”, kusursuz görünen bir beden “Sen yeterince güzel değilsin”, başarı hikâyeleri “Sen geride kaldın” diye fısıldıyor. Sosyal medya ise tarihin belki de en büyük vitrinini cebimize koydu. Eskiden insan kendisini komşusuyla kıyaslardı; şimdi sabah gözünü açtığı anda dünyanın en zenginleriyle, en güzelleriyle, en başarılılarıyla, en mutlu görünenleriyle kıyaslıyor.
Üstelik vitrinde hayatın tamamı yok. Kimse uykusuz gecesini, korkusunu, aile kavgasını, başarısızlığını, yalnızlığını aynı özenle sergilemiyor. İnsanlar hayatlarının en güzel birkaç saniyesini seçip birbirlerine gösteriyor, sonra hep birlikte başkalarının seçilmiş birkaç saniyesine bakarak kendi yirmi dört saatimizi yetersiz buluyoruz.
Garip değil mi?
İnsanlık hiç bu kadar çok şeye sahip olmamıştı; ama “yetmiyor” kelimesi belki hiçbir dönemde bu kadar hayatımızın içine yerleşmemişti.
Çocukken bir top bütün öğleden sonramızı doldururdu. Bir bisiklet aylarca hayalini kurduğumuz servetti. Mahallede akşamüstü başlayan bir oyun, karanlık çökene kadar dünyanın en önemli meselesiydi. Bugün çocukların önünde yüzlerce oyuncak, binlerce görüntü, milyonlarca seçenek var; yetişkinlerin önünde de öyle. Fakat seçenek çoğaldıkça huzurun aynı oranda çoğaldığını söylemek güç. Çünkü bolluk yalnızca imkân yaratmıyor, kıyaslama da yaratıyor.
Belki insanlığın kaybetmeye başladığı kelimelerden biri “yeter”dir.
Yeterince param var. Yeterince eşyam var. Bu ev bana yeter. Bu sofra güzel. Bugün sağlıklıyım. Sevdiğim insanlar yanımda. Bir kahve içebileceğim dostum var. Akşam dönebileceğim bir evim var.
Bunları söylemek çağımızda neredeyse başarısızlık itirafı gibi algılanıyor. Oysa “yeter” diyebilmek vazgeçmek değildir. İnsanın hayal kurmaması, çalışmaması, daha iyisini istememesi hiç değildir. Yeter diyebilmek, sahip olmakla yaşamak arasındaki farkı anlayabilmektir.
Çünkü hayatın en pahalı şeylerinin önemli bir bölümünün fiyat etiketi yoktur.
Sabah arayabileceğiniz bir anneniz varsa bunun fiyatı nedir? Babayla yapılan sıradan bir çay sohbetinin, eski bir arkadaşın kapıyı ansızın çalmasının, çocuğunuzdan gelen “Nasılsın?” mesajının, yıllardır geçtiğiniz sokaktaki ağacın gölgesinin, sevdiğiniz insanın omzuna başınızı koymanın fiyatını hangi para birimiyle ölçebilirsiniz?
Ölçemezsiniz.
Ne gariptir ki insan bunların değerini çoğu zaman sahipken değil, kaybedince öğreniyor. Telefon rehberinde artık arayamayacağınız bir isim kaldığında, yıllarca sıradan sandığınız bir sesin dünyada bir daha duyulmayacağını anladığınızda, eski ev yıkıldığında, çocuklar büyüyüp başka şehirlere gittiğinde fark ediyorsunuz: Meğer servet dediğimiz şeyin önemli bir kısmı, yaşarken servet olduğunu anlamadığımız şeylermiş.
Barbara Ras’ın şiirindeki incir ağacı bu yüzden yalnızca bir ağaç değildir. Annenin sesi yalnızca bir ses, dost yalnızca bir insan değildir. Hepsi hayatın büyük gürültüsü içinde gözden kaçırdığımız küçük zenginliklerin işaretidir.
İnsan elbette daha güzel bir hayat istemeli. Yoksulluğu romantikleştirmek, imkânsızlığı erdem saymak, insanlara “elinizdekiyle yetinin” demek başka bir şeydir. İnsan daha iyi eğitim, daha adil gelir, daha güvenli şehirler, daha özgür ve onurlu bir hayat istemelidir. Toplumların ilerlemesi de zaten bu talepler sayesinde mümkün olur. Fakat ihtiyaç ile ihtirasın, gelişmek ile sürekli kıyaslanmanın arasına bir çizgi çekmek gerekiyor. Çünkü ihtiyaçların bir sonu olabilir; kıyaslamanın yoktur.
Sizden daha zengin biri mutlaka olacaktır. Daha güzel bir evi, daha pahalı bir otomobili, daha yüksek bir makamı olan biri de…
O yarışın bitiş çizgisi yoktur.
Belki mutluluk da yarışmayı kazanmak değil, hangi yarışa hiç katılmamamız gerektiğini anlayabilmektir.
Akşam olur. İnsan gün boyunca para, iş, trafik, hesaplar, haberler ve yetişmesi gereken şeylerle uğraşır. Sonra cebinden anahtarını çıkarır, kapısını açar. İçeriden tanıdığı bir ses gelir:
“Geldin mi?”
Dışarıda hâlâ daha büyük evler, daha pahalı otomobiller, daha başarılı insanlar, gidilmemiş ülkeler, alınmamış eşyalar vardır. Dünya sizin değildir. Hiçbir zaman da olmayacaktır.
Fakat içeride sizi bekleyen birisi vardır.
İşte insan bazen tam o anda durup düşünmeli.
Her şeye sahip olamazsın.
Belki olman da gerekmiyor.
Çünkü hayat bütün eksiklerine rağmen avuçlarımızın içine sessizce bir şeyler bırakıyor.
Mesele, sürekli elimizde olmayanlara bakarken elimizdekileri düşürmemek.
Ve arada bir dönüp hayata şunu söyleyebilmek:
“Her şeyim yok… Ama işte bu var.”
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- SARAYIN KAPISI, ŞEHRİN HAFIZASI 04 Kasım 2026 Çarşamba
- FİNAL BİLETİ HAKEMİN CEBİNDE 03 Kasım 2026 Salı
- BOŞUNA MI? 02 Kasım 2026 Pazartesi
- AYAĞINA TAKILAN HAYAT 01 Kasım 2026 Pazar
- MANTIĞIN SINIRINDA, OLANAKSIZIN KIYISINDA 30 Ekim 2026 Cuma
- KAF DAĞI’NIN ARDINDAKİ KUŞ 30 Ekim 2026 Cuma
- BİR SANAT DEVRİNE!.. 29 Ekim 2026 Perşembe
- BİR İMPARATOR GELDİ, BİR KÖŞK KALDI 27 Ekim 2026 Salı
- HERKES GİTTİ, KALECİ KALDI! 26 Ekim 2026 Pazartesi
- BEKLEDİĞİMİZ KUŞ NEDEN GELMİYOR? 26 Ekim 2026 Pazartesi