KİRPİLERİN BİLDİĞİ, İNSANLARIN UNUTTUĞU MESAFE Ne Çok Yakın, Ne Çok Uzak…
Hava çok soğuktur. Kirpiler donmamak için birbirlerine yaklaşırlar. Birbirlerinin sıcaklığına ihtiyaçları vardır. Fakat yaklaştıkça dikenleri birbirlerine batmaya başlar. Canları acır ve uzaklaşırlar. Bu kez de soğuk dayanılmaz hâle gelir. Yeniden yaklaşırlar, yeniden canları yanar.
Sonunda bir şey öğrenirler: Ne birbirlerini yaralayacak kadar yakın ne de soğuktan titreyecek kadar uzak durmalıdırlar.
Yaşayabilmek için doğru mesafeyi bulurlar.
Schopenhauer’un kirpileri aslında biziz.
İnsanın insana ihtiyacı var. Bir sese, bir omuza, bir dosta, bir eşe, bir aileye… Sevildiğimizi bilmeye, özlenmeye, bazen hiçbir şey söylemeden yanımızda oturacak birinin varlığına ihtiyacımız var.
Yalnızlık uzun sürdüğünde insanın içi de kışa dönüyor.
Ama gariptir; yakınlaştığımız insanları bazen en fazla yine biz yaralıyoruz. Çünkü insanın yalnızca sıcaklığı yok. Dikenleri de var.
Öfkesi var, kıskançlığı var, beklentileri var. Geçmişten taşıdığı kırgınlıkları, çocukluğundan kalan yaraları, korkuları, alışkanlıkları, gururu ve egosu var.
İki insan birbirine yaklaştığında yalnızca sevgileri yaklaşmıyor. Bütün bunlar da birbirine yaklaşıyor.
Belki bu yüzden bizi en çok yabancılar değil, sevdiklerimiz kırıyor. Çünkü yabancıların dikenlerine değecek kadar yaklaşmıyoruz.
Asıl mesele de burada başlıyor.
Sevmek, bir insanın hayatına sınırsız giriş hakkı kazanmak değildir.
Birini merak etmek başka, onu sorgulamak başkadır. Korumak başka, kontrol etmek başka. Fikir söylemek başka, onun yerine karar vermek başka. Yakın olmak başka, birbirinin hayatını işgal etmek bambaşkadır.
Oysa biz bazen sevgiyi sahip olmakla karıştırıyoruz.
“Senin iyiliğin için söylüyorum” diye başlayan nice cümlenin sonunda, karşımızdaki insanın hayatına kendi doğrularımızı yerleştirmeye çalışıyoruz.
Eşimizin her düşüncesini bilmek istiyoruz. Dostumuzun her kararına karışıyoruz. Çocuğumuzun önündeki bütün taşları temizlemeye çalışırken, farkında olmadan onun kendi yolunu seçme hakkını da elinden alıyoruz.
Sonra şaşırıyoruz:
“Ben onu bu kadar severken neden benden uzaklaşıyor?”
Belki de cevap Schopenhauer’un kirpilerindedir.
Dikenlerimiz batıyordur.
Bugünün dünyasında başka bir gariplik daha var. Teknoloji bizi tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar birbirimize yaklaştırdı. Bir insanın nerede olduğunu, ne yediğini, kiminle oturduğunu, nereye gittiğini birkaç saniye içinde öğrenebiliyoruz.
Ama birbirimizin hayatını bu kadar çok görürken, birbirimizin ruhunu ne kadar görebiliyoruz?
Telefonlarımızdaki mesafe birkaç santimetreye indi; gönüller arasındaki mesafe bazen kilometrelerce açıldı.
Belki de çağımızın en büyük yanılgılarından biri, sürekli iletişim hâlinde olmayı yakınlık sanmamızdır.
Oysa gerçek yakınlık, sürekli konuşmak değildir.
Bazen susabilmektir.
Bir insanın sessizliğine de saygı duyabilmektir. Her kapıyı açmaya çalışmamak, her sırrı öğrenmek istememek, her düşüncenin hesabını sormamaktır.
Çünkü sevginin de bir görgüsü vardır.
İnsan ilişkilerinde mesafe soğukluk değildir. Tam tersine, bazen sevgiyi koruyan görünmez bir sınırdır.
Uzun yıllar süren dostluklara bakın. İnsanlar birbirlerinin her işine karışmazlar. Her gün konuşmak zorunda değillerdir. Bazen aylar geçer. Sonra bir masada buluştuklarında sohbet kaldığı yerden devam eder.
Çünkü gerçek dostluk, sürekli birbirinin hayatında bulunmak değil; ihtiyaç olduğunda orada olacağını bilmektir.
Evlilikte de böyledir.
İki insan aynı hayatı paylaşabilir ama aynı insan olmak zorunda değildir. Ayrı düşünceleri, ayrı dostları, ayrı sessizlikleri, hatta bazen ayrı yalnızlıkları olabilir.
Sevgi, iki insanın birbirine zincirlenmesi değildir.
Yan yana yürüyebilmesidir.
Belki çocuklarımız konusunda da kirpilerin dersine ihtiyacımız var.
Onları dünyadaki her kötülükten korumak istiyoruz. Önlerine çıkan her taşı kaldırmaya çalışıyoruz. Fakat bazen bir insanı büyüten şey, ayağının taşa değmesidir.
Çocuğumuzun elini tutmak güzeldir.
Ama zamanı geldiğinde o eli bırakabilmek de sevgidir.
Çünkü bazı mesafeler ayrılık değildir; büyümeye izin vermektir.
Schopenhauer insan doğasına pek iyimser bakmazdı. Ona göre insanların kusurları, bencillikleri ve tahammülsüzlükleri birbirlerine fazla yaklaşmalarını zorlaştırıyordu.
Fakat kirpiler metaforunda bana göre küçük ama çok değerli bir umut vardır.
Kirpiler dikenlerini yok edemiyorlar.
Ama birlikte yaşamayı öğreniyorlar.
Belki biz de hayat boyunca bunu öğreniyoruz.
Dikenlerimizi tamamen söküp atamayacağız. Kusurlarımız olacak. Öfkeleneceğiz. Kırılacağız. Yanlış anlayacağız. Bazen kıracağız, bazen kırılacağız.
Mesele kusursuz insanlar bulmak değil.
Birbirimizin kusurlarıyla yaşayabileceğimiz doğru mesafeyi bulmak.
Öyle bir mesafe ki sesimizi duyabilelim ama birbirimizin nefesini kesmeyelim.
Öyle bir yakınlık ki üşümeyelim ama birbirimizi kanatmayalım.
Öyle bir sevgi ki “Benim ol” demek yerine, “Kendin ol, ben yanındayım” diyebilelim.
İnsan yaş aldıkça bunu daha iyi anlıyor.
Hayatımıza giren herkesi yanımızda tutamayız. Her dostluğu ilk günkü yakınlığında sürdüremeyiz. Her kırgınlığı düzeltemeyiz. Her insanla aynı mesafede duramayız.
Kimisiyle omuz omuza yürürüz.
Kimisiyle aynı masada otururuz.
Kimisini uzaktan severiz.
Kimisine ise yalnızca güzel hatıralarımızda yer veririz.
Belki olgunluk, insanları hayatımızdan çıkarmaktan önce onlarla hangi mesafede durmamız gerektiğini öğrenmektir.
Schopenhauer’un kirpileri bunu soğuk bir kış gecesinde öğrendi.
Biz ise bazen bir ömür boyunca öğrenmeye çalışıyoruz.
Çünkü hayatın sırrı her zaman daha fazla yaklaşmakta değildir.
Bazen yarım adım geri çekilmekte, karşımızdakine nefes alacak bir yer bırakmakta ve yine de ihtiyaç duyduğunda elini uzatabileceği kadar yakın durmaktadır.
Belki de sevginin en olgun hâli budur:
Birbirimizin dikenlerini yok etmeye çalışmadan, birbirimizi değiştirmeye kalkmadan, birbirimizin yalnızlığına da saygı duyarak aynı sıcaklığı paylaşabilmek.
Çünkü hayat, dikenlerimizi söküp atmak değil; birbirimizi kanatmadan ısınabileceğimiz mesafeyi öğrenme sanatıdır.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- SARAYIN KAPISI, ŞEHRİN HAFIZASI 04 Kasım 2026 Çarşamba
- FİNAL BİLETİ HAKEMİN CEBİNDE 03 Kasım 2026 Salı
- BOŞUNA MI? 02 Kasım 2026 Pazartesi
- AYAĞINA TAKILAN HAYAT 01 Kasım 2026 Pazar
- MANTIĞIN SINIRINDA, OLANAKSIZIN KIYISINDA 30 Ekim 2026 Cuma
- KAF DAĞI’NIN ARDINDAKİ KUŞ 30 Ekim 2026 Cuma
- BİR SANAT DEVRİNE!.. 29 Ekim 2026 Perşembe
- BİR İMPARATOR GELDİ, BİR KÖŞK KALDI 27 Ekim 2026 Salı
- HERKES GİTTİ, KALECİ KALDI! 26 Ekim 2026 Pazartesi
- BEKLEDİĞİMİZ KUŞ NEDEN GELMİYOR? 26 Ekim 2026 Pazartesi