CUMARTESİ YAZILARI MANTIĞIN SINIRINDA, OLANAKSIZIN KIYISINDA
Geçenlerde uzun gövdeli, kısa bacaklı bir köpeğin çizimine bakarken bunları düşündüm. Bildiğimiz sosis köpeklerden. Önünde alışılmış oyuncaklar yok; baktıkça gözümüzü şaşırtan şekiller var. Bir üçgen, bir küp, bir de uçlarıyla gövdesi birbirini tutmayan tuhaf bir çatal. Çizgileri tek tek izlediğinizde her şey yerli yerinde görünüyor. Bütüne baktığınızda ise hesap bozuluyor. Gözünüz “Var” diyor, aklınız “Böylesi olamaz.”

Köpeğin bundan pek haberi yok gibi. Şekillerden birini ağzına almış, ötekine yönelmiş. Biz hâlâ nesnenin mümkün olup olmadığını tartışırken o çoktan oyuna başlamış. Çizimin mizahı da biraz burada: Bizim zihnimizde kocaman bir meseleye dönüşen şey, onun dünyasında merak edilecek bir oyuncak.
Elbette bir çizimde taşınabilen her şey hayatta taşınamaz. Kâğıdın üzerinde birleşen çizgiler, gerçek dünyada birbirine kavuşmayabilir. Ama insanın içine düşen soru yine de kıymetlidir: Benim “olanaksız” dediğim şeylerin kaçı gerçekten olanaksız, kaçı yalnızca alışkanlıklarıma aykırı?
Bu soruyu kendime de soruyorum. Çünkü insan başkasının korkularını pek çabuk tanır; kendi korkularına ise güzel isimler bulur. Birine “Tedbir” der, ötekine “Tecrübe”, biraz daha büyüğüne “Bu yaştan sonra gerek yok.” Böylece içinde kıpırdayan isteği incitmeden susturduğunu sanır. Oysa susturulan istek kaybolmaz; bazen yıllar sonra bir başkasının yaptığı işte karşımıza çıkar. Bakarken içimiz burkulur: “Ben de düşünmüştüm.”
Düşünmüşüzdür gerçekten. Fakat ardından düşünmekten vazgeçmek için de epey düşünmüşüzdür.
Burada akılla bir hesabım yok. Aklı küçümseyerek cesareti yüceltemeyiz. Bir köprü kuracaksak hesabını yapacağız; bir yola çıkacaksak azığımızı, gücümüzü, havanın hâlini bileceğiz. Hayal etmek, sonucu düşünme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Benim itirazım, daha hesap başlamadan defteri kapatan o peşin hükme. Ölçüp biçmek başka, cetveli bir yasak levhası gibi önümüze dikmek başka.
Escher’in gözümüzü şaşırtan dünyasını bu yüzden seviyorum. Baktığım şeye bir kez daha bakmamı istiyor benden. Emin olduğum yerde durduruyor, çizgiyi yeniden takip ettiriyor. İlk bakışta kavradığımı sandığım şeyin içinde başka bir düğüm olduğunu fark ediyorum. İnsan ilişkilerinde de şehirlerin meselelerinde de böyle değil midir? Bazen bütün çıkmaz, meseleye yıllardır aynı yerden bakmamızdadır.
Bir şehrin toplantılarını düşünün. Masanın çevresinde herkes değişim ister. Fakat yeni bir öneri geldiğinde önce daha önce yapılıp yapılmadığı sorulur. Yapılmışsa örnek alınacaktır; yapılmamışsa şüpheyle karşılanacaktır. Oysa bir yerde birinin ilk defa yapmış olması gerekir. Biz o ilk kişiyi alkışlamaya hazırızdır da kendi aramızdan çıkmasına pek hazırlıklı değilizdir.
Bunun evdeki karşılığı da vardır. Çocuğumuzun hayal gücüyle övünür, hayatını bizim bildiğimiz yollarla kurmasını isteriz. Sorularını severiz; cevapları alışkanlıklarımızı zorlayıncaya kadar. Sonra, bir zamanlar bize söylenen cümle ağzımızdan dökülür: “Sen daha hayatı bilmiyorsun.”
Hayatı bilmek gerçekten yalnızca nereden geçilemeyeceğini öğrenmek midir? Geçilebilecek yeni bir yer aramak da bu bilginin parçası olamaz mı?
Toprağı düşünürüm böyle zamanlarda. Yazın sıcağında sertleşmiş bir yüzey, ilk bakışta kapalı bir kapı gibidir. Altındaki filizi göremezsiniz. Sonra incecik bir yeşil belirir; küçük bir çatlağı bulmuş, ışığa çıkmıştır. Onun büyümesi için su gerekir, uygun sıcaklık gerekir, zaman gerekir. Yalnızca istemek yetmez. Fakat yukarıda yer yokmuş gibi görünmesi de aşağıdaki hayatın bittiği anlamına gelmez.
İnsanın hayalleri de biraz bakım ister. Vakit ayırmadığımız, emek vermediğimiz, her gün biraz küçümseyerek baktığımız bir isteğin günün birinde kendiliğinden gerçeğe dönüşmesini bekleyemeyiz. Kimi zaman “Şartlar elvermedi” derken haklıyızdır. Kimi zaman da şartları değiştirmek için atabileceğimiz küçük adımı sürekli ertelemişizdir. İkisini birbirinden ayırmak, kendimize karşı dürüst olmayı gerektirir.
Bir çömlekçi tezgâhını getirin gözünüzün önüne. Islak bir çamur parçası, dönen çarkın üzerinde yavaş yavaş yükselir; henüz ortada testi yokken ustanın elleri onun boşluğunu açmaya başlamıştır bile. Dışarıdan bakan, çamurun aldığı biçimi görür; o biçimi mümkün kılan sabrı, parmakların basıncını, daha önce eğrilmiş, çökmüş nice denemeyi göremez. Üstelik çamur her zaman ustanın niyetine uymaz. Bazen biraz daha yükseltmek istediği gövde yana yatar. İşte o anda maharet, çarka kızmakta değil, ellerinin neyi fazla zorladığını anlayabilmektedir. İnsan da kendi hayatına biçim verirken biraz böyle öğrenmez mi?
Hayatta da her deneme başarıya ulaşmaz. Bazen yanlış yolu seçer, bazen gücümüzü yanlış hesaplarız. Geri dönmek gerekir. Cesaret, insanın kendi yanılgısını kabul etmesine de yetmelidir. Sırf başladık diye her işi sürdürmek, her kaybı gelecekteki bir zaferin habercisi saymak bizi olgunlaştırmaz. Denemenin kıymeti, bize yalnızca neyi yapabildiğimizi değil, neyi değiştirmemiz gerektiğini de göstermesidir.
Belki bu cumartesi kendimize büyük vaatlerde bulunmamıza gerek yok. Yıllardır yazmak istediğimiz hikâyenin ilk paragrafını yazabiliriz. Bir şey öğrenmeye başlayabilir, kafamızdaki öneriyi bir kâğıda dökebilir, “Ben yapamam” dediğimiz bir işin nasıl yapıldığını sorabiliriz. Dünyayı değiştirmek iddiası taşımayan bu küçük hareketler, kendi hayatımızdaki bir kapıyı aralayabilir.
O uzun gövdeli köpeğe yeniden bakıyorum. Çizimin neşesi hâlâ yerinde. Şekiller hâlâ olanaksız. Ama ben artık yalnızca onun ağzındaki üçgene bakmıyorum; kendi dilime yerleşmiş kelimeleri de yokluyorum. Olmaz, yapılamaz, geç kaldın, senden geçti… Ne çok hüküm biriktirmişim. Bazıları beni korumuş olabilir. Bazılarıysa hiç çıkmadığım yollar hakkında verilmiş kararlar.
Hepsini birden çöpe atacak değilim. Ama birini bugün masanın üzerine koyabilirim. Evirip çevirir, nereden geldiğine, hâlâ doğru olup olmadığına bakarım.
Belki de bu cumartesi gösterebileceğim cesaret tam olarak budur: Yıllardır “Olmaz” dediğim bir şeyin başında biraz daha durmak.
Ve bu kez kendime sormak: “Nereden biliyorum?”
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- SARAYIN KAPISI, ŞEHRİN HAFIZASI 04 Kasım 2026 Çarşamba
- FİNAL BİLETİ HAKEMİN CEBİNDE 03 Kasım 2026 Salı
- BOŞUNA MI? 02 Kasım 2026 Pazartesi
- AYAĞINA TAKILAN HAYAT 01 Kasım 2026 Pazar
- KAF DAĞI’NIN ARDINDAKİ KUŞ 30 Ekim 2026 Cuma
- BİR SANAT DEVRİNE!.. 29 Ekim 2026 Perşembe
- BİR İMPARATOR GELDİ, BİR KÖŞK KALDI 27 Ekim 2026 Salı
- HERKES GİTTİ, KALECİ KALDI! 26 Ekim 2026 Pazartesi
- BEKLEDİĞİMİZ KUŞ NEDEN GELMİYOR? 26 Ekim 2026 Pazartesi
- YUNUS’UN NEFESİ, CEBİMİZDEKİ SURETİ 24 Ekim 2026 Cumartesi