Kendimce... Yazılar
Hicri Uluçay

İNSAN OLDUĞUNUZU KANITLAYIN İNSAN OLDUĞUNUZU KANITLAYIN

30 Eylül 2026 23:43
Bir internet sayfasına girmek isterken karşıma çıkan o cümleyi düşünüyorum: “İnsan olduğunuzu kanıtlayın.” Altında küçük bir kutu, yanında “Robot değilim” yazısı. İnsan, kendi evinde otururken bile şüpheli duruma düşebiliyormuş demek. Kimlik cebimde, gözlük burnumda; fakat bunlar yeterli değil. Önce içinde trafik lambası bulunan kareleri seçmem gerekiyor.

Dokuz küçük fotoğrafa bakıyorum. Bir lambanın ucu yan kareye taşmış. Onu da işaretlesem mi? Yanlış cevap verirsem insanlığım askıya mı alınacak? Hayatın bunca meselesinden sonra bir direğin nerede bitip gökyüzünün nerede başladığı üzerine sınava girmek doğrusu biraz ağır geliyor.

Yine de makinenin kuşkusuna saygı duyuyorum. Keşke insan konusunda tek tereddüdümüz, fotoğraftaki trafik lambasını bulup bulamamak olsaydı.

Çünkü ekranın istediği kolay. Birkaç kareyi seçiyor, kutucuğa dokunuyor, yoluma devam ediyorum. Asıl güçlük, ekranı kapattıktan sonra başlıyor.

Birini aradığımda karşıma çıkan o kusursuz sesi düşünün. Ne yorgunluk var sesinde ne kızgınlık. Her hece yerli yerinde. Beni ilgili bölüme aktarmak için bir tuşa, oradan başka bir yere göndermek için öbürüne basmamı istiyor. Sonunda bütün tuşlarla tanışıyorum; bir insanla hâlâ tanışamamış oluyorum.

“Görüşleriniz bizim için değerlidir” diyor.

İnsanın değeri konusunda bu kadar kesin konuşup kendisini bu kadar uzun süre bekletmek de ayrı bir maharet.

Ama bütün kabahati o kayıtlı sese yüklemeye gönlüm razı değil. Telefonun öbür ucunda, yetişemeyeceği kadar çok çağrıya cevap vermesi beklenen bir çalışan olabilir. Önünde süre tutan bir ekran, arkasında bekleyen işler, evinde kendi derdi… Ben dinlenmek istiyorum; belki o da birinin kendisini dinlemesini bekliyor. İnsanla insanın arasına bazen bir makine, bazen de ikisine birden nefes aldırmayan bir çalışma düzeni giriyor.

Benim itirazım, hayatı kolaylaştıran yeniliklere değil. Uzakta olanın yüzünü görebilmeyi, bir belge için günlerce yol gitmemeyi, aradığım bilgiye ulaşabilmeyi elbette önemsiyorum. Fakat kolaylık vaat eden bir düzenin önünde bir insan çaresiz kalmışsa, orada yapılacak iş ona beceriksizliğini hissettirmek olamaz.

Gözümün önüne bir manzara geliyor: Elinde telefonu, ekranın ışığını gözlüğüne yansıtarak bir işlem yapmaya çalışan yaşlı bir adam. Şifre gelmiş, süre dolmuş, yeniden istemiş. Arkasında bekleyenlerden biri içini çekiyor. Adamın parmağı biraz daha titriyor. Şimdi yalnızca işlemi tamamlamaya uğraşmıyor; başkalarının vaktini çalan biri olmadığını da ispat etmeye çalışıyor.

O sırada yanına eğilip “Birlikte bakalım” diyecek birinin iki kelimesi, bütün o parlak ekranlardan daha fazla iş görebilir.

Anadolu’da bir avluyu düşünürüm böyle zamanlarda. İkindi sıcağı duvardan ağır ağır çekilir, asmanın gölgesi taşın üstüne yayılır. Bir sandalye sürtünür yere. Gelen kişiye yer açılır. Çayın demini alması beklenir; konuşacak insanın da söze başlaması. Her sessizlik hemen doldurulmaz. Bazen insan, derdinin ilk cümlesini kurabilmek için karşısındakinin acele etmediğinden emin olmak ister.

Geçmişin bütün kapılarını güler yüzlü insanların açtığını söyleyecek değilim. O avlularda da haksızlık, kırgınlık, duyulmayan sesler vardı. Yine de oradan bugüne taşımak istediğim bir davranış var: Karşımdakine, sözünü tamamlayacak kadar yer açmak.

Üstelik bunu söylerken kendimi kenara çekip başkalarını yargılayamam. Birini dinlerken vereceğim cevabı hazırlıyorsam, cümlesi uzadığında gözüm başka yere kayıyorsa, telefonumun ışığı yüzünden onun yüzündeki değişikliği kaçırıyorsam, benim de durup düşünmem gerekir. İnsan, kendi sabırsızlığına “yoğunluk” adını verince pek rahat ediyor. Başkasının sabırsızlığı ise hemen terbiyesizlik oluyor.

Ne kullanışlı bir ölçü aleti şu kendimize tuttuğumuz terazi! Kefesi hep bizi hafif çıkarıyor.

Bazen birinin derdini dinlerken hemen çözüm bulmaya çalışmam da bundan olabilir. Konu kapansın, içim rahatlasın, sıradaki işime geçeyim. Oysa karşımdaki, hayatını beş dakikada düzeltmemi istemiyor olabilir. Sözünü küçümsemeden, acısını yarıştırmadan, “Bunda üzülecek ne var?” demeden yanında durmam yeterlidir belki.

Bir insanı anlamak için her söylediğine katılmak zorunda değilim. Fakat onu daha cümlesi bitmeden bir etikete sığdırdığımda, gerisini dinlememe gerek kalmıyor. Zihnimde hazır cevap devreye giriyor. Sonra da telefonun ucundaki otomatik sesten şikâyet ediyorum.

Demek ki robotlaşmak için metalden yapılmış olmak gerekmiyor. Karşımdakinin ne söylediğine bakmadan aynı cevabı vermeye başladığımda, bende de küçük bir arıza lambası yanmalı.

Büyük sözlerin yanında bu küçük davranışları önemsiyorum. Bir çalışanın adını öğrenmek. Yanlış anlayan birine sesimi yükseltmeden yeniden anlatmak. Bana hizmet eden kişinin yorulabileceğini hesaba katmak. Bir dostun “İyiyim” cevabını aceleyle konuşmayı bitirme fırsatına çevirmemek. Bunların hiçbiri dünyayı bir sabah içinde değiştirmez. Ama bir insanın o günü nasıl geçireceğini değiştirebilir.

Ekran benden yine trafik lambalarını seçmemi isteyecek. Seçeceğim. Gerekirse bisikletleri, köprüleri, bacaları da bulacağım. Teknolojiyle bu küçük pazarlığımız sürer gider.

Yalnız, kutucuğun yanında beliren onay işaretine fazla güvenmeyeceğim.

Bir makine, robot olmadığıma birkaç saniyede karar verebilir. İnsanlığıma gelince… Onun cevabını, benimle konuşurken kendisini yük gibi hisseden birinin yüzünde aramam gerekecek.

Ve umarım o sırada başımı kaldırıp yüzüne bakıyor olurum.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X