Kendimce... Yazılar
Hicri Uluçay

ANTİK DÜNYADAN HİKAYELER İKİ AĞACIN GÖLGESİNDE

10 Eylül 2026 23:10
Rivayet edilir ki, zamanın henüz saatlerle değil güneşin gölgesiyle ölçüldüğü çağlarda, Anadolu’nun eski Frigya topraklarında küçük fakat zengin bir köy varmış. Köyün evleri taştan, kapıları kalın meşeden, sofraları çeşit çeşit yemeklerle doluymuş; ancak o evlerde yaşayanların kalpleri, sahip oldukları odalardan daha küçükmüş.

Bir akşam, güneş dağların arkasına çekilirken köye iki yabancı gelmiş. Üzerlerinde yol tozu, ayaklarında uzun yolların yorgunluğu varmış. Ne atları ne hizmetkârları ne de zengin olduklarını düşündürecek gösterişli giysileri bulunuyormuş. İstedikleri yalnızca bir tas sıcak çorba, başlarını sokabilecekleri küçük bir yer ve sabaha kadar dinlenebilecekleri bir köşeymiş.

İki yolcu, köyün en görkemli evinden başlayarak kapıları tek tek çalmış. Kimi perdeyi aralayıp bakmış, yabancı olduklarını görünce ışığı söndürmüş; kimi kapının ardından “Yerimiz yok,” diye seslenmiş; kimi de sofradaki ekmek eksilecek korkusuyla hiç cevap vermemiş. Oysa evlerde boş odalar, ambarlarda yıllarca yetecek buğday, küplerde şarap varmış. Fakat insan bazen sahip oldukları çoğaldıkça fakirleşir; çünkü malı büyürken merhameti küçülür. Yolcular neredeyse bin kapı dolaşmış, bin kapıdan da geri çevrilmiş. Gece koyulaşmış, rüzgâr sertleşmiş, gökyüzündeki yıldızlar bile üşümeye başlamış.

Köyün en dışında, sazlarla örtülmüş damı yağmurda akan, duvarları yılların yorgunluğuyla eğilmiş küçücük bir kulübe varmış. Orada Baukis ile Philemon adında yaşlı bir çift yaşarmış. Gençliklerinde o eve birlikte girmiş, saçları aynı çatı altında ağarmış. Çocukları, hizmetkârları, geniş tarlaları yokmuş. Evin hem sahibi hem çalışanı kendileriymiş; biri ateşi yakarken diğeri suyu taşır, biri toprağı ekerken diğeri hasadı kaldırırmış. Yoksulluklarını inkâr etmez, fakat onu bir utanç gibi de taşımazlarmış. Çünkü aynı ekmeği bölüşen iki insan için sofradaki lokmanın küçüklüğü değil, karşısındaki yüzün sıcaklığı önemliymiş.

Kapı çalındığında Baukis, elindeki kandille dışarı çıkmış. Titrek ışığın altında iki yorgun yolcuyu görünce kim olduklarını, nereden geldiklerini sormadan kapıyı açmış: “Evimiz küçüktür ama misafire ayıracak bir köşemiz vardır,” demiş. Philemon eğri bacaklı sediri ateşe yaklaştırmış, üzerine yalnızca bayram günlerinde kullandıkları eski örtüyü sermiş. Baukis, küllenmeye yüz tutmuş ateşi kuru yapraklarla yeniden canlandırmış; bahçeden toplanmış birkaç sebzeyi küçük bakır tencereye koymuş. Topal masanın kısa ayağının altına kırık bir çömlek parçası sıkıştırmış, yüzünü taze nane yapraklarıyla silmiş. Sofraya biraz zeytin, bir parça peynir, birkaç yumurta, kuru incir, bal ve ellerinde kalan son ekmeği getirmiş. Verdikleri azmış ama verirken yüzlerinde en küçük bir isteksizlik yokmuş. Çünkü ikramın değeri, sofraya konulanlarda değil, insanın onlardan vazgeçebilmesindedir.

Yemek boyunca sohbet etmişler. Philemon eski günlerden söz etmiş, Baukis arada ateşe odun atmış. Fakat yaşlı kadın bir süre sonra tuhaf bir şey fark etmiş: Masadaki şarap kabı boşaldıkça kendiliğinden yeniden doluyormuş. Baukis kabı Philemon’a göstermiş; ikisinin de elleri korkuyla titremeye başlamış. Karşılarındaki insanların sıradan yolcular olmadığını anlamışlar. Sofralarının yetersiz kaldığını düşünerek özür dilemiş, kulübelerini bekleyen tek kazı kesip misafirlerine sunmak istemişler. Ne var ki yaşlı çift kazın peşinden bir o yana bir bu yana koştukça hayvan kaçmış, sonunda gidip yabancıların ayaklarının arasına sığınmış. Yolculardan biri gülümseyerek onları durdurmuş.

O anda kulübenin içindeki hava değişmiş, kandilin solgun ışığı birden parlaklaşmış. Yolcular artık yorgun iki yabancı değilmiş; tanrıların hükümdarı Zeus ile yolcuların koruyucusu Hermes’miş. İnsanların kalplerini görmek için yeryüzüne inmiş, zenginlerin kapısından kovulmuş, en yoksul evde ise başköşeye oturtulmuşlar. Zeus yaşlı çifte, “Bize verdiklerinizin miktarına değil, verirken yüzünüzde taşıdığınız sevgiye baktık,” demiş ve bastonlarını almalarını, kendileriyle birlikte tepeye çıkmalarını istemiş.

Baukis ile Philemon, yaşlı bacaklarının izin verdiği kadar hızlı yürüyerek yolcuların peşine düşmüş. Tepeye vardıklarında arkalarına dönüp bakmışlar; köyün evleri yükselen suların altında kalmış, insanların yabancılara kapattıkları ağır kapılar selin önünde birer ince dal gibi sürüklenip gitmiş. Eski çağların hikâyeleri serttir; iyiliği bir kandil kadar sıcak, kötülüğü ise bir sel kadar acımasız anlatırlar. Yaşlı çift komşularının başına gelenlere sevinmemiş, tam tersine gözyaşı dökmüş. Tam o sırada saz damlı kulübelerinin suların ortasında ayakta kaldığını, ardından yavaş yavaş görkemli bir tapınağa dönüştüğünü görmüşler. Tahta direkler mermer sütunlara, eski kapı işlemeli bir girişe, sazlarla örtülü dam ise altın renkli bir çatıya dönüşmüş.

Zeus onlara dönerek diledikleri şeyi istemelerini söylemiş. Altın isteyebilirlerdi, gençliklerini geri alabilirlerdi, önlerinde uzanan bütün toprakların sahibi olmayı dileyebilirlerdi. Baukis ile Philemon birbirlerine bakmışlar. Uzun bir konuşmaya ihtiyaç duymamışlar; çünkü ömrünü birlikte geçiren insanlar bazen tek bakışla aynı cümleyi kurar. Philemon, ikisinin ortak dileğini söylemiş: “Bu tapınağın bekçileri olalım, kalan ömrümüzü burada birlikte geçirelim. Bir de vakti geldiğinde aynı anda ayrılalım bu dünyadan. Ben Baukis’in mezarını görmeyeyim, o da beni toprağa vermek zorunda kalmasın.”

Tanrılar bu dileği kabul etmiş. Baukis ile Philemon yıllarca tapınağın bakımını yapmış, kapılarına gelen hiçbir yabancıyı geri çevirmemişler. Sofralarında bazen yalnızca bir parça ekmek bulunmuş ama o ekmek mutlaka bölünmüş. Günlerden bir gün, artık bastonlarının bile taşımakta zorlandığı kadar yaşlandıklarında tapınağın önünde yan yana durmuş, eski kulübelerini ve o fırtınalı geceyi konuşuyorlarmış. Philemon, Baukis’in ayaklarından toprağa doğru kökler uzandığını görmüş; Baukis ise eşinin parmaklarının yeşil yapraklara dönüştüğünü fark etmiş. Biri sağlam bir meşe, diğeri kokulu bir ıhlamur ağacı olmaya başlamış. Gövdeleri kabukla kaplanırken son kez birbirlerine bakmış, yaprakların arasından son vedalarını fısıldamışlar. Ardından dalları gökyüzünde birbirine kavuşmuş; rüzgâr hangi ağacı sallasa diğeri de onunla birlikte titremiş.

Romalı şair Ovidius’un iki bin yıl öncesinden günümüze taşıdığı bu eski Anadolu hikâyesi, aslında tanrılardan çok insanı anlatır. Bir evi yuva yapanın yüksek duvarlar değil, yabancıya açılan kapı olduğunu; zenginliğin sahip olunanlarla değil, yokluk içinde paylaşılabilenlerle ölçüldüğünü hatırlatır. Bugün evlerimiz Baukis ile Philemon’un kulübesinden daha büyük, sofralarımız daha zengin, kapılarımız daha sağlam; fakat gelen bir yabancıya, düşen bir insana, yalnız kalmış bir dosta ayıracak yerimiz giderek daralıyor. Belki de insanlığın gerçek sınavı, çok şeye sahip olduğumuz zaman ne biriktirdiğimiz değil, az şeyimiz kaldığında neyi paylaşabildiğimizdir.

Derler ki o iki ağaç yüzyıllarca yan yana yaşamış, dalları altında dinlenen her yolcuya serin bir gölge vermiş. İnsanlar dallarına çiçekler bağlamış, yeni evlenenler önlerinde durup birlikte yaşlanmak için dua etmiş. Rüzgâr yaprakların arasından geçtiğinde ise sanki iki yaşlı insanın sesi duyulurmuş: “Kapınızı çalanın kim olduğunu bilemezsiniz; fakat kapıyı açtığınız anda kim olduğunuzu gösterirsiniz.” Çünkü bazı insanlar öldükten sonra bir mezar taşına, bazıları ise başkalarının sığınabileceği bir gölgeye dönüşür. Baukis ile Philemon’dan geriye kalan da iki ağacın gölgesinde dinlenmeye devam eden iyilik olmuş.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X