Kendimce... Yazılar
Hicri Uluçay

CUMARTESİ YAZILARI GÖZÜMÜZÜN ÖNÜNDEKİ GÖRÜNMEYENLER

26 Eylül 2026 09:41
Geçenlerde karşıma ilginç bir fotoğraf çıktı. İlk bakışta birkaç beyaz sütundan başka bir şey görmedim. Sonra fotoğrafa biraz daha dikkatli bakmam gerektiğini fark ettim. Siz de aşağıdaki görüntüye birkaç saniye bakın.

Siz ne görüyorsunuz? Beyaz sütunlar mı?

Şimdi sütunlara bakmayı bırakıp aralarındaki siyah boşluklara odaklanın. İnsan yüzlerini gördünüz mü? O yüzler biraz önce de oradaydı. Fotoğrafa sonradan eklenmediler, yerlerinden çıkıp karşımıza gelmediler. Görüntüde hiçbir şey değişmedi. Değişen fotoğraf değil, bizim bakışımızdı.

İnsanın en eski yanılgılarından biri belki de burada başlıyor: Gördüğümüz şeyi, var olanın tamamı sanıyoruz. Gözümüzün önündekini gerçek kabul ediyor; göremediğimizi ise kolayca yok sayıyoruz. Oysa göz, dünyaya açılmış kusursuz bir pencere değildir. Ne göreceğimize karar veren, bazı ayrıntıları öne çıkarıp bazılarını geriye iten bir zihinle birlikte çalışır.

Psikolojide buna şekil-zemin ilişkisi denir. Gestalt psikolojisinin anlattığı bu algı düzeninde zihin, görüntünün bir bölümünü “şekil”, kalanını “zemin” kabul eder. Beyaz alanları öne çıkardığımızda sütunları, siyah boşlukları öne çıkardığımızda insan profillerini görürüz. Aynı fotoğraf, aynı göz, aynı ışık… Fakat iki ayrı dünya.

Hayat da önümüze her gün buna benzer görüntüler koyar.

Fırından sıcak ekmeği alırız; ekmeğin kokusunu duyar, gece yarısından beri çalışan fırıncıyı düşünmeyiz. Lokantada önümüze gelen tabağı görür, mutfağın sıcağında saatlerdir ayakta duran insanı unutabiliriz. Temiz bir sokaktan geçer, gün henüz ağarmadan o sokağı süpüren elleri fark etmeyiz. Hastanede beyaz önlüğü görür, o önlüğün içindeki insanın kaçıncı nöbetinde olduğunu bilmeyiz.

Çoğu zaman sonucu görür, hikâyeyi göremeyiz.

İnsanlara bakarken de aynı hataya düşeriz. Birinin güzel evini görür, o ev için verdiği yılları bilmeyiz. Başarısını görür, kaç yenilgiden sonra ayağa kalktığını düşünmeyiz. Gülümsemesini görür, gece başını yastığa koyduğunda hangi düşüncelerle baş başa kaldığını göremeyiz. Öfkesini görür, o öfkenin arkasındaki korkuyu, kırgınlığı veya yorgunluğu fark etmeyiz. Sonra küçücük bir parçadan koskoca bir insan hakkında hüküm veririz.

Hayat tek bir fotoğraf karesi değildir. Biz çoğu insanın hikâyesine ortasından girer, karşılaştığımız birkaç dakikayı onun bütün karakteri sanırız. Trafikte önümüzdeki araç biraz yavaş gidince kızarız. Direksiyondaki insanın o yolu ilk kez kullandığını, yanında yaşlı annesinin bulunduğunu veya zihninin o gün ağır bir haberle meşgul olduğunu nereden bilebiliriz? Markette kasadaki görevli gülümsemediğinde onu suratsız buluruz. Belki sekiz saattir ayaktadır, belki biraz önce kötü bir haber almıştır, belki evinde onu bekleyen bir derdi vardır.

Elbette mesele her kabalığa mazeret bulmak, her yanlışı hoş görmek değildir. Mesele, hüküm vermeden önce gördüğümüz parçanın bütün olmayabileceğini hatırlamaktır. İnsanı anlamak, her davranışını doğru bulmayı gerektirmez; yalnızca bizim bilmediğimiz bir tarafının bulunabileceğini kabul etmeyi gerektirir.

Şehirler de böyledir. Kocaeli’ye baktığımızda Körfez’i, köprüleri, fabrikaları, yolları ve yükselen binaları görürüz. Fakat sabahın karanlığında servise yetişen işçiyi, okuluna koşan çocuğu, çarşıda kırk yıldır aynı saatte kepenk kaldıran esnafı, gece vardiyasından evine dönen insanı görmeden bu şehri gerçekten görmüş sayılır mıyız?

Bir kentin en büyük yanılgısı, binaları büyüdükçe kendisinin de büyüdüğünü sanmasıdır. Şehir yalnızca betonun yüksekliğiyle değil, insanların birbirini ne kadar görebildiğiyle de ölçülür. Çünkü sokakları asıl dolduran taşlar ve otomobiller değil, aralarında akıp giden insan hikâyeleridir.

Anadolu’da sade ama derin bir söz vardır: “Hâlinden anlamak.” Dikkat edin; yalnızca hâlini bilmek değil, hâlinden anlamak denir. Çünkü insanın hâli her zaman anlattığı şey değildir. Bazen susuşundadır, bazen bakışında, bazen eskisi kadar konuşmamasında, bazen de herkesten çok gülmesindedir. İnsan yalnızca söyledikleriyle okunmaz; söyleyemedikleri de onun hikâyesine dahildir.

Sanatın gücü biraz da buradan gelir. Ressam yalnızca çizgiyi değil, çizginin çevresindeki boşluğu da kullanır. Müzikte notalar kadar aralarındaki sessizlik de önemlidir. Hayatta da böyledir. Belki biz hep sütunlara baktığımız için aralarındaki insanları kaçırıyoruz.

Üstelik çağımız bize insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar çok görüntü sunuyor. Sabah gözümüzü açtığımız andan gece uyuyana kadar ekranlara, fotoğraflara, videolara, haberlere ve yüzlere bakıyoruz. Birkaç dakika içinde, eski insanların belki bir ömür boyunca görmediği kadar çok görüntünün önünden geçiyoruz. Fakat görüntü çoğaldıkça görüşümüz derinleşmedi. Parmağımız gözümüzden daha hızlı hareket etmeye başladı.

Bir haberi okumadan başlığından karar veriyor, bir insanı tanımadan fotoğrafından hüküm çıkarıyor, bir şehri yaşamadan birkaç görüntüyle tarif ediyoruz. Belki çağımızın asıl sorunu körlük değildir; fazla bakıp az görmektir.

Görmek zaman ister. Merak ister. Bazen ikinci kez bakmayı, bazen bildiğimizden şüphe etmeyi, bazen de “Acaba başka ne var?” diye sormayı gerektirir. Çocukların dünyayı bizden farklı görmesi belki bundandır. Yetişkin ağaca bakıp “ağaç” der ve yürür. Çocuk durur; kabuğuna dokunur, dalındaki karıncayı fark eder, yaprağın altına bakar, gövdedeki deliğin içinde ne bulunduğunu merak eder. Yetişkin, ne olduğunu bildiğini sandığı için bakmayı bırakır. Çocuk, bilmediğini bildiği için görmeye devam eder.

Belki yaş aldıkça kaybettiğimiz şey gözümüzün keskinliği değil, merakımızın keskinliğidir. Olgunlaşmak da her şeyi bildiğimize inanmak değil, ilk bakışımızın her zaman yeterli olmayabileceğini anlamaktır.

Şimdi yazının başındaki fotoğrafa bir kez daha bakın. Önce beyaz sütunlara, sonra aralarındaki insan yüzlerine… Sütunlar hâlâ orada, insanlar da başından beri oradaydı. Fotoğraf değişmedi. Fakat siz artık ilk baktığınız kişi değilsiniz. Çünkü bir kez gördüğünüz şeyi artık kolayca yok sayamazsınız.

Hayat da bize her gün buna benzer resimler sunar. Bir insanın sert sözünün arkasında korku, bir çocuğun sessizliğinde cevap bekleyen bir soru, bir yaşlının ağır adımlarında uzun bir ömür bulunabilir. Bunların hepsini bilemeyiz. Fakat bilmediğimiz bir şeyin bulunabileceğini hatırlayabiliriz.

Bu yüzden bir insana, bir olaya veya bir şehre bakarken hemen karar vermeden önce kendimize küçücük bir soru sormalıyız: “Ben şimdi yalnızca sütunları mı görüyorum, yoksa aralarındaki insanları da görebiliyor muyum?”

Gözümüzün önündeki görünmeyenler, uzakta oldukları için değil; biz ilk bakışımızı son hüküm saydığımız için görünmezler. Bazen hayata, insana ve kendimize karşı daha adil olabilmek için gereken tek şey bir kez daha bakmaktır.

Aynı yere ikinci kez baktığımızda ilkinden daha fazlasını görebiliyorsak, hayat değişmemiş olsa bile bakışımız büyümüş demektir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X