Kendimce... Yazılar
Hicri Uluçay

ŞEHİR VE İNSAN GEÇERKEN UĞRANAN ŞEHİR Mİ, UĞRUNA YOLA ÇIKILAN ŞEHİR Mİ?

29 Temmuz 2026 11:24
“Geçerken uğrayanla, sana gelmek için yola çıkan bir olmaz.”Bazen tek bir cümle, sayfalarca anlatılacak gerçeği özetler. İlk bakışta insan ilişkilerini anlatıyor gibi duran bu söz, aslında şehirlerin kaderini de anlatır.

Çünkü şehirler de insanlar gibidir.

Kimileri vardır; sadece yol üzerindedir. İnsanlar oraya gitmez, oradan geçer. Otobüs kısa bir mola verir, tren birkaç dakika durur, otomobil yakıt alır ve yoluna devam eder. O şehir, haritada bir noktadır; hafızalarda ise çoğu zaman silik bir iz bırakır.

Ama bazı şehirler vardır ki, insanlar sırf onu görmek için yola çıkar.

Yol, o şehirde son bulsun isterler.

Saatlerce direksiyon başında kalırlar. Tren biletini aylar öncesinden alırlar. Uçak rezervasyonlarını haftalarca planlarlar. Çünkü hedefleri yol değil, şehrin kendisidir.

İşte şehir olmanın en büyük başarısı da budur.

İnsanların mecbur kaldığı değil, özlediği bir yer olabilmek.

Dünyanın hafızasında yer eden şehirlerin ortak bir özelliği vardır. Paris sadece bir başkent değildir; bir hayalin adıdır. Venedik yalnızca kanallar değildir; romantizmin sembolüdür. Kapadokya, gökyüzüne yükselen balonlarla insanın çocukluk heyecanını yeniden uyandırır. Mardin, taş duvarlarına asırların sesini işler. Safranbolu ise geçmişi bugüne taşıyan canlı bir hatıradır.

Hiçbiri yalnızca binalarıyla büyümedi.

Onları büyük yapan, insanların o şehirlere ulaşmak için gönüllü olarak yola çıkmasıydı.

Bu gerçeği kendi yaşadığımız coğrafyaya çevirdiğimizde de benzer bir tablo görüyoruz.

Yıllarca Kocaeli denildiğinde birçok insanın aklına fabrikalar, sanayi tesisleri ve otoyollar geldi. İstanbul ile Ankara arasında geçilen bir şehir olarak görüldü. Oysa bugün Kartepe’nin zirveleri, Maşukiye’nin dereleri, Ormanya’nın doğal yaşamı, Kuzuyayla’nın serinliği, Seka Park’ın sahili ve Kandıra’nın mavi kıyıları, bu şehrin yalnızca geçilen değil, görülmek istenen bir yer olduğunu anlatıyor.

Bir şehrin dönüşümü, önce insanların bakışında başlar.

Sonra hafızasında yer eder.

En sonunda da rotasına dönüşür.

Fakat bu yazının asıl konusu şehirlerden çok insanın kendisidir.

Çünkü bizler de farkında olmadan şehirler gibi yaşıyoruz.

Bazı insanlar vardır; yalnızca işleri düştüğünde aranırlar. Telefonları ihtiyaç anında çalar. Kapıları mecburiyetten çalınır. İş bitince yollar yeniden ayrılır.

Bazıları ise bambaşkadır.

Onlara gitmek için bahane aranmaz. Bir fincan çayın, kısa bir sohbetin, sıcak bir selamın bile kilometrelerce yolu unutturduğu insanlar vardır. Onların bulunduğu yer, bulunduğu mekândan daha değerlidir. Çünkü asıl çekim merkezi binalar değil, gönüllerdir.

Belki de hayatın en büyük başarısı, kalabalıklar içinde tanınmak değildir.

Bir insanın, sırf sizi görmek için yola çıkmasına vesile olabilmektir.

Şehirler de insanlar da aynı gerçeğe bağlıdır.

Sevgi, güven, samimiyet ve vefa varsa yollar kısalır. Mesafeler anlamını yitirir. Kilometreler, gönlün önünde küçülür.

Bu yüzden bir şehrin büyüklüğü nüfusuyla ölçülmez.

Bir insanın değeri de makamıyla ölçülmez.

Gerçek ölçü şudur:

İnsanlar size uğrarken mi geliyor, yoksa size ulaşabilmek için özellikle yola mı çıkıyor?

İşte bütün fark burada başlıyor.

Ve belki de hayat boyunca kendimize sormamız gereken en önemli soru budur:

Ben geçerken uğranan biri miyim, yoksa uğruna yola çıkılan biri mi?

Çünkü şehirler de insanlar da ardında bıraktıkları iz kadar yaşar. En güzel iz ise, birilerinin size ulaşabilmek için gönüllü olarak çıktığı yolun sonunda başlar.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X