Kendimce... Yazılar
Hicri Uluçay

DÖRT OCAK, BİR ÖMÜR DÖRT OCAK, BİR ÖMÜR

05 Ekim 2026 01:05
İnsana başarılı olmanın yollarını anlatan çoktur. Başarılı olduktan sonra eve kimin döneceğiyle pek ilgilenen yoktur. Çünkü bazen işini büyüten insanın kendisi küçülür; dostluğa, muhabbete, hatta uykusuna ayırdığı yer daralır. Dışarıdan bakınca yükseliyordur. İçeride hangi katların boşaldığı görünmez.

Geçenlerde okuduğum “Dört Ocak Teorisi”, başarıya tam da bu içeriden bakışı öneriyordu. Hayatınızı dört gözlü bir ocak olarak düşünün: Bir gözünde işiniz, birinde aileniz, birinde dostlarınız, ötekinde sağlığınız var. Hepsi aynı kaynaktan, sizin zamanınızdan ve enerjinizden besleniyor. Benzetmenin iddiası şu: Başarılı olmak için birini, çok başarılı olmak için ikisini söndürmeniz gerekir.

Başarının tarifini beklerken önümüze bir kesinti programı geliyor.

James Clear’ın da ele aldığı bu fikir, adına teori denilse de kanıtlanmış bir bilimsel yasa değil. Ama insanı kendi hayatına baktıracak kadar kuvvetli. Okuyunca ister istemez düşünüyorsunuz: Benim hangisi yanıyor, hangisi yalnızca yanıyormuş gibi görünüyor?

Asıl güçlük de burada başlıyor. Çünkü hayatın ocağında ikaz lambası yok. Dostluk soğurken kırmızı ışık yanmıyor. Ailenizle aynı evde bulunmanız, o gözün hâlâ harlı olduğunu düşündürebiliyor. Sağlık ise çoğu zaman, itiraz etmediği sürece kendisiyle ilgilenildiği sanılan sessiz bir ortak. İşin sesi ötekilerden daha yüksek çıkıyor: Telefon ediyor, vade koyuyor, dosya gönderiyor. Diğerlerinin de bir şeyler istediği muhakkak; fakat onların talebi genellikle “Müsait olduğunda” diye başlıyor.

İşte ateşin dağılımı biraz da bu yüzden bozuluyor. En önemli olana değil, en ısrarlı olana yetişiyoruz.

Sıradan bir akşamı düşünelim. İşten biraz geç çıkılmış. Eve dönünce tamamlanacak küçük bir iş daha var. Dostun araması ertesi güne kalıyor, yemek aceleye geliyor, yürüyüşten vazgeçiliyor. O akşam için bunların hepsi anlaşılır kararlar. Hayat bazen gerçekten sıkıştırır. Fakat aynı akşam haftalar boyunca tekrarlanırsa, artık geçici bir yoğunluktan söz edemeyiz. Ocağın bir gözü ötekilerin payıyla yanmaya başlamıştır.

Üstelik bunu çoğu zaman fedakârlık olarak bile kaydetmeyiz. İş için ayırdığımız fazladan iki saati biliriz. O iki saatin nereden geldiğini sormayız. Biraz uykudan, biraz evdeki sohbetten, biraz dostluktan… Küçük küçük alındığı için kimsenin bütçesi delinmemiş gibi görünür. Sonra bir gün hepsinde açık çıkar.

Ben Dört Ocak fikrinin en işe yarar tarafını burada buluyorum: Kazandıklarımızın görünmeyen faturasını masaya koyuyor. Fakat ardından söylediği “Birini söndürmek zorundasın” cümlesine aynı kolaylıkla katılamıyorum. Çünkü hangi başarıdan söz ettiğini açıklamadan, bedelini peşin istiyor.

İşinde daha yükseğe çıkmak, hayatın bütününde daha başarılı olmakla aynı şey mi? Teoriye göre ailesine, dostlarına ve sağlığına yer ayırdığı için mesleğinde ulaşabileceği son basamağa çıkmayan insan eksik mi kalmıştır? Belki de o basamağın ücretini öğrenmiş, pahalı bulmuştur.

Her yükselişi kazanç sayarsak, vazgeçtiğimiz şeylerin değerini baştan sıfırlamış oluruz. Oysa bir dostla hâlâ rahatça konuşabilmek, evde birbirinin yüzünden hâlini anlayabilmek, sabah yataktan yalnızca iradeyle değil biraz da dinlenmiş olarak kalkmak… Bunlar da insanın hayatında biriktirdiği şeyler. Yalnız, bordroda görünmüyorlar.

Bu yüzden benim sorum “Hangi ocağı söndüreyim?” değil, “Hangisine ne kadar ateş yeter?” olurdu. İşin ihtiyacıyla hırsını ayırabilir miyim? Aileme ayırdığım zamanın içinde gerçekten bulunabilir miyim? Dostluğu sürekli ertelenen bir randevu olmaktan çıkarabilir miyim? Sağlığıma, kalan vakti değil, baştan ayrılmış bir yeri verebilir miyim?

Elbette düğmelerin hepsi elimizde değil. Geçinmek için uzun saatler çalışmak zorunda olan birine “İşin altını kıs” demek, ocağı tanıyıp mutfağı tanımamaktır. Evde bakım bekleyen biri varsa, aile gözünün ateşi bir tercih meselesi olmaktan çıkar. Bu benzetmeyi kullanırken şartları unutursak, yorgun insana bir de beceriksizlik duygusu yükleriz. Zaten dört yere yetişemiyordur; şimdi bir de yetişemediği için kendini suçlayacaktır.

Fakat düğmelerin bir kısmına elimiz uzanıyorsa, onları hep aynı yerde bırakmak da kader değildir. Bir işin kuruluş döneminde harlanan ateş, yıllar sonra hâlâ “Şimdilik böyle” diye yanıyorsa, o şimdiliğin tarihine bakmak gerekir. Geçici diye kabul ettiğimiz düzenler, biz fark etmeden ev sahibi olabiliyor.

Bana göre dört ocağı düşünmenin daha insaflı yolu, her gün kusursuz denge aramak yerine hiçbirini sürekli gözden çıkarmamak. Bazen aile öne geçer, bazen iş daha çok emek ister. Ama ateşini kıstığımız yere geri dönüp bakarız. “Nasıl olsa anlar” diye sevdiğimiz insanları, “Bir şeyim yok” diye bedenimizi sınırsız kredi veren kuruluşlar saymayız.

Zaten bu dört göz birbirinden bütünüyle bağımsız da değil. Sağlığın bozulması işe, işteki sıkıntı eve, evdeki huzursuzluk dostluklara taşınabilir. Tersi de mümkün: Bir dostla yapılan yürüyüş, hem bedene hem muhabbete iyi gelir. Evde paylaşılan sorumluluk, birlikte geçirilecek zamanı çoğaltır. Hayat, bir tarafını beslemek için ötekini mutlaka aç bırakacağımız kadar dar bir hesap olmayabilir.

Ben bu teoriyi okuduktan sonra hangi ocağı kapatacağıma karar vermedim. Ateşin nereye gittiğine daha dikkatli bakmaya karar verdim. Çünkü insan bazen seçtiği hayatı yaşadığını sanırken, yalnızca en çok ses çıkaran talebin peşinden gidiyor.

Dört ocağın başında durup kendime soracağım soru artık şu: Bu ateş dağılımını ben mi istedim, yoksa yıllardır elimi düğmeye götürmediğim için mi böyle kaldı?

Cevabı kolay olmayabilir. Ama ömrümün nasıl kullanılacağına yalnızca iş takvimimin karar vermesinden iyidir.

Ne de olsa ocağın başında ben varım. Pişen de benim hayatım.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X