Kendimce... Yazılar
Hicri Uluçay

DENİZE ATILAN YÜZÜK DENİZE ATILAN YÜZÜK

04 Eylül 2026 11:29
İnsan bazen kaybetmekten değil, fazla mutlu olmaktan korkar…

İnsan tuhaf bir varlıktır. Başına kötü bir şey geldiğinde “Neden ben?” diye sorar; hayat uzun süre iyi gittiğinde ise bu defa huzursuzlanmaya başlar: “Bu kadar güzel gidiyor ama…” Sanki mutluluğun görünmeyen bir kotası vardır. Sanki insan payına düşenden biraz fazla gülerse, hayat bir yerlerden hesabını çıkaracaktır.

Bu korku yeni değil. Yaklaşık iki bin beş yüz yıl önce Ege’nin ortasında, bugün Sisam dediğimiz Samos Adası’nda Polykrates adında güçlü bir hükümdar yaşardı. Hikâyeyi antik dünyanın büyük tarih anlatıcılarından Herodotos aktarır. Polykrates’in dokunduğu işler yolunda gidiyor, gücü artıyor, serveti çoğalıyor, giriştiği seferlerden başarıyla çıkıyor, ünü Ege’nin ötesine yayılıyordu. Öyle ki dostu Mısır hükümdarı Amasis, onun bu kesintisiz talihinden endişelenmeye başladı. Çünkü eski dünyanın insanları talihin insana fazla gülümsemesine pek masum bakmazdı. Onlara göre insan hayatında biraz yenilgi, biraz kayıp, biraz gözyaşı bulunmalıydı; aksi hâlde tanrılar, kendisini fazlasıyla talihli sanan insana günün birinde bunun bedelini ödetebilirdi.

Amasis, Polykrates’e bir mektup göndererek sahip olduklarının arasında kaybettiğinde kendisini en fazla üzecek şeyi seçmesini ve ondan kendi isteğiyle vazgeçmesini öğütledi. Polykrates düşündü. Hazinesindeki altınları değil, sarayını değil, gemilerini değil; çok sevdiği, kıymetli taşlı yüzüğünü seçti. Bir gemiye bindi, denize açıldı. Kıyı gözden kaybolunca yüzüğünü parmağından çıkardı ve bütün gücüyle denize fırlattı. Yüzük Ege’nin sularında kayboldu. Polykrates belki de rahatlamıştı. Talihine küçük bir bedel ödemiş, yaklaşmakta olduğuna inandığı felaketi kendi aklınca savuşturmuştu.

Fakat birkaç gün sonra sarayın kapısına bir balıkçı geldi. Olağanüstü büyüklükte ve güzel bir balık yakalamıştı. Böyle değerli bir balığın hükümdara layık olduğunu düşünerek onu Polykrates’e armağan etti. Balık mutfağa götürüldü. Aşçılar karnını açtığında içinden bir yüzük çıktı.

Polykrates’in günler önce denizin ortasına attığı yüzük…

İşte hikâyenin insanı iki bin beş yüz yıl sonra bile yakaladığı yer burasıdır. Polykrates yüzüğü denize atmıştı ama kader onu geri getirmişti. Bazen insanın kaçmaya çalıştığı şey, dolaşıp yeniden kapısına gelir.

Fakat bu eski hikâyenin asıl meselesi yüzük değildir. Asıl mesele insanın mutluluk karşısındaki tedirginliğidir. Dikkat edin, günlük hayatımızda bunun izlerini hâlâ taşırız. Çok güzel bir gün geçiririz, hemen “Nazar değmesin” deriz. Çocuklarımızın işleri yolunda gider, sevincimizin arkasından belli belirsiz bir endişe belirir. Sağlığımız yerindedir, ailemiz yanımızdadır, işlerimiz yolundadır; fakat içimizde küçük bir ses “Bu kadar huzur fazla değil mi?” diye fısıldar. İnsan bazen mutsuzluğu daha gelmeden zihninde yaşamaya başlar.

Belki de Polykrates’in denize attığı yüzük tam olarak budur: Henüz gelmemiş acılara peşin ödediğimiz bedel.

Oysa hayatın garip bir muhasebesi vardır. Ne mutluluğu depolayabilirsiniz ne de acıyı önceden ödeyebilirsiniz. Yarın başımıza ne geleceğini bilmediğimiz için bugünün sevincinden vazgeçmenin kimseye faydası yoktur. Polykrates başına kötü bir şey gelmesin diye bugün sevdiği bir şeyden vazgeçti. Ama deniz yüzüğü geri verdi. Sanki hayat ona, “Benim hesabımı sen tutma” diyordu.

Belki de hikâyenin iki bin beş yüz yıl sonra bize söylediği en güzel cümle budur.

Çünkü modern insan da Polykrates’ten çok farklı değil. Hayatı yaşamaktan çok kontrol etmeye çalışıyoruz. Çocuklarımızın geleceğini, işimizin yarınını, sağlığımızı, dostluklarımızı, paramızı, hatta mutluluğumuzun ne kadar süreceğini hesaplıyoruz. Bir sorun ortaya çıkmadan onun ihtimallerini düşünüyor, güzel bir günün ortasında yarının kötü olabileceği endişesiyle bugünü eksiltiyoruz. Teknoloji değişti, şehirler büyüdü, gemilerin yerini uçaklar aldı ama insanın içindeki o eski korku pek değişmedi.

Oysa hayat hesap makinesiyle değil, takvimle ilerliyor. Gün geliyor, yaşanıyor ve geçiyor.

Polykrates’in hikâyesinin devamı ise masallardaki gibi mutlu bitmez. Herodotos’un anlatısına göre Amasis, yüzüğün inanılmaz biçimde geri dönmesini duyunca Polykrates’in talihinin sonunda büyük bir felaketle karşılaşacağına inanır ve onunla ilişkisini keser. Yıllar sonra Polykrates gerçekten de korkunç bir sonla karşılaşır. Fakat burada başka bir soru sormak gerekir: Polykrates’i felakete götüren gerçekten fazla talihli olması mıydı, yoksa güç büyüdükçe insanın kendisini yenilmez sanması mı?

İşte hikâyenin belki de en önemli ayrımı burada saklıdır:

Mutluluktan korkmayın; kibirden korkun.

Çünkü mutluluk ile kibir birbirine benzemez. Mutluluk sofradaki ekmeğin kıymetini bilmektir; kibir o ekmeğin hiç bitmeyeceğini sanmaktır. Mutluluk sevdiğiniz insanların yanınızda olmasına şükretmektir; kibir onların daima yanınızda kalacağını düşünmektir. Mutluluk sahip olduğunuz evin penceresinden gökyüzüne bakabilmektir; kibir gökyüzünün bile size ait olduğunu sanmaktır.

İnsan hayatı belki de bu iki duygu arasındaki ince çizgide geçiyor. Bir tarafta kaybetme korkusu, öte tarafta sahip olduklarımızın hiç bitmeyeceği yanılgısı… Ve ortada küçücük bir yüzük. İki bin beş yüz yıl önce Ege’nin sularına düşüyor, bir balığın karnından çıkıyor ve bugün hâlâ bize bir şey anlatıyor.

Belki insanın yapması gereken mutluluğu denize atmak değildir. Elindekinin kıymetini bilmek, fakat onun sonsuza kadar kendisine ait olmadığını da unutmamaktır. Çünkü hayat bize hiçbir şey için “daima” sözü vermedi. Ne acılar için ne mutluluklar için…

Öyleyse güzel bir gün geldiğinde arkasından gelecek kötü günü düşünerek yüzüğümüzü denize atmayalım. Sevelim, gülelim, sofraya oturalım, dostlarımızla konuşalım, çocuklarımızın başarılarına sevinelim. Gökyüzünün güzel olduğu bir sabah, sırf yarın yağmur yağabilir diye perdeleri kapatmayalım.

Çünkü yarının ne getireceğini bilmiyoruz.

Ama bugünün elimizde olduğunu biliyoruz.

Polykrates yüzüğünü denize attı.

Deniz kabul etmedi.

Belki hayat bazen insana en büyük dersini tam da böyle verir: Mutluluğun bedelini peşin ödemeye çalışma; yalnızca kıymetini bil.

Ve kim bilir…

Belki bazı hediyelerden korkmak yerine, sadece teşekkür etmek gerekir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X