GÖLGESİNDE OTURAMAYACAĞIN AĞACI DİKMEK Ceviz Ormanının Gölgesinde: Para, Zaman ve İnsanın Geride Bıraktıkları
Bunların hiçbirinde yanlış bir taraf yok. Aksine insanın yarınını düşünmesi, geleceğini güvence altına almaya çalışması hayatın en doğal davranışlarından biri. Fakat tuhaf olan şu: Geleceğimiz için para biriktirmeyi öğreniyoruz da o geleceği yaşamaya değer kılacak şeyleri biriktirmeyi çoğu zaman unutuyoruz.
Paranın hikâyesi de biraz böyle başladı. Lidyalılar ilk sikkeyi bastıklarında muhtemelen insanlığın kaderini değiştirdiklerinin farkında değillerdi. Para takası kolaylaştırdı, ticareti büyüttü, şehirleri zenginleştirdi, devletleri güçlendirdi. Sonra üzerine kralların, imparatorların, devletlerin mühürleri vuruldu. Yüzyıllar geçti; altın sikke kâğıt paraya, kâğıt para kredi kartına, o da telefon ekranındaki birkaç rakama dönüştü. Paranın şekli değişti ama insanın ona yüklediği temel anlam pek değişmedi: Güvence.
İshak Alaton’un para üzerine düşüncelerinde de bu taraf dikkat çekicidir. Para yalnızca bugünün ihtiyaçlarını karşılamaz, insanın yarın korkusunu da hafifletir. “Yaşlandığımda ne olacak, çalışamazsam ne yapacağım, çocuklarıma ne bırakacağım?” sorularının karşısında bir çeşit psikolojik sigortadır. Kötü gün için para biriktirmek bu yüzden akıllıcadır. Fakat insanın bir başka hesabı daha olmalı. Çünkü hayatın bütün hesapları bankada tutulmuyor.
Bugün banka hesabımızdaki parayı birkaç saniyede görebiliyoruz. Evimizin değerini biliyor, altının gramını, dövizin kurunu, otomobilimizin ikinci el fiyatını takip ediyoruz. Emekliliğimize kaç yıl kaldığını hesaplıyoruz. Fakat nedense başka hesapları pek tutmuyoruz. Son bir yılda kaç kitap okuduk? Kaç dostumuzun kapısını yalnızca onu görmek için çaldık? Kaç kez bir tiyatro salonunda ışıkların sönmesini bekledik? Kaç sabah hiçbir yere yetişmeden yürüdük? Kaç ağacın altında oturduk? Kaç defa telefonumuzu cebimize koyup karşımızdaki insanın gözlerinin içine bakarak konuştuk?
Belki çağımızın en büyük yanılgılarından biri budur: Yaşamak için gerekli olanlarla, yaşamaya değer olanları birbirine karıştırıyoruz.
Para gereklidir; fakat güneşin batışını satın alamazsınız. Denizin kıyıya vuran sesinin gişesi yoktur. Eski bir dostla edilen kahkahanın faturası kesilmez. Bir türkünün sizi elli yıl geriye, çocukluğunuzdaki bir sokağa götürmesinin piyasa değeri yoktur. Bir kitabın tek cümlesi bazen yıllardır taşıdığınız bir soruya cevap verir. Kültürün güzel tarafı da burada başlar: Zenginleşmek için mutlaka zengin olmak gerekmez. Bir müzeye girmek, bir konser dinlemek, bir şiirin üzerinde birkaç dakika durmak, yaşlı bir insanın anlattığı hikâyeyi gerçekten dinlemek, bir çocuğa bildiğiniz bir şeyi öğretmek… Bunların hiçbiri banka hesabında görünmez. Fakat insanın gerçek servetinin önemli bir bölümü sessizce burada birikir.
İshak Alaton’un hayatından anlatılan ceviz hikâyesini bu nedenle çok severim. Alaton, ileri yaşında bir ceviz bahçesi kurmaya girişir. Cevizin yıllar sonra ürün vereceğini bilmesine rağmen geleceğin hesabını yapar; kendi diktiği fidanların büyüyeceği günleri düşünür. İlk bakışta insanın aklına basit bir soru gelebilir: İleri yaştaki bir insan neden yıllar sonra meyve verecek ağaçlar diker?
Oysa mesele ceviz değildir.
Mesele insanın gelecekle bağını kesmemesidir.
İleri yaşta ağaç diken insan ölüme meydan okumaz; hayata hâlâ borcu olduğunu söyler.
Belki o ağacın bütün meyvelerini yiyemeyecek, dallarının alabildiğine büyüdüğünü göremeyecek, gölgesinde yıllarca oturamayacaktır. Ama zaten insanlığın hikâyesi biraz da böyle yazılmadı mı? Bugün gölgesinde oturduğumuz ağaçların çoğunu biz dikmedik. Yürüdüğümüz yolları biz açmadık. Okuduğumuz kitapları biz yazmadık. Dinlediğimiz türküleri biz bestelemedik. Hatta konuşurken kullandığımız kelimelerin çoğunu bile biz yaratmadık. Bizden önce yaşayan insanlar, gölgesinde bizim oturacağımız ağaçlar diktiler. Şimdi sıra bizde.
Bir ceviz ağacıyla banka hesabı arasında bu nedenle tuhaf ama güzel bir fark vardır. Para kasada beklediği sürece sahibinindir; ağaç büyümeye başladığı anda dünyaya karışır. Kuş dalına konar, çocuk gölgesinde oynar, yolcu altında dinlenir, hiç tanımadığınız biri meyvesini yer. Servet sahip değiştirir; gölge ise paylaşılır.
İnsan yaş aldıkça bunu daha iyi anlıyor. Gençken hayatın önümüzde sonsuza kadar uzandığını sanıyoruz. “Bir gün yaparım” diye başlayan uzun bir listemiz oluyor: Bir gün gezerim, bir gün okurum, bir gün eski arkadaşımı ararım, bir gün resim yaparım, bir gün deniz kenarında otururum… Sonra fark ediyoruz ki hayatın en tehlikeli sözlerinden biri “bir gün”müş. Çünkü takvim bizim planlarımızı beklemiyor.
Belki insanı genç tutan şey de nüfus kâğıdındaki yaşı değildir. Gelecekten hâlâ bir şey beklemesidir. Sabah uyandığında merak ettiği bir şeyin bulunmasıdır. Öğrenecek bir kelimesi, okuyacak bir kitabı, görecek bir şehri, dinleyecek bir hikâyesi, arayacak bir dostu, dikecek bir ağacı varsa insanın takvimdeki yaşı biraz önemini kaybeder. Asıl yaşlılık saçların beyazlaması değil, insanın yarından vazgeçmesidir.
Bu nedenle geleceğe yalnızca para bırakmayı düşünmemeliyiz. Bir hikâye de bırakmalıyız. Bir alışkanlık, bir iyilik, bir bilgi, bir dostluk, güzel bir hatıra… Belki de bir ağaç. Çünkü sonunda hepimiz aynı gerçekle karşılaşacağız: Biriktirdiğimiz hiçbir şeyi yanımızda götüremeyeceğiz. Evlerimizin yeni sahipleri olacak, otomobillerimizi başkaları kullanacak, banka hesaplarımız başka hesaplara aktarılacak, dolaplarımızdaki eşyalar dağıtılacak. Fakat öğrettiğimiz bir şey başka bir insanın zihninde yaşamaya devam edebilir. Yaptığımız bir iyilik yıllar sonra hiç tanımadığımız birine ulaşabilir. Anlattığımız bir hikâye başka bir sofrada yeniden anlatılabilir. Diktiğimiz bir ağacın altında bizden yıllar sonra bir çocuk serinleyebilir.
Belki hayatın sonunda insana sorulması gereken asıl soru da budur:
“Ne kadar biriktirdin?” değil, “Ne kadarını hayata geri bıraktın?”
Çünkü para geleceğimizi güvence altına alabilir ama o geleceğe tek başına anlam veremez. Kültür ruhumuzu, dostluk kalbimizi, merak zihnimizi, tabiat ise insanlığımızı besler. Para miras kalabilir; fakat insanın asıl mirası, kendisi gittikten sonra yaşamaya devam eden şeylerdir.
Bazı insanlar bu dünyadan ayrıldığında geride yalnızca boş bir sandalye kalır.
Bazıları ise gölgesinde hiç oturamayacağı koca bir orman bırakır.
Galiba gerçek zenginlik, kasamızın büyüklüğünden çok, bizden sonra kalan o gölgenin genişliğidir.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- BÜYÜCÜNÜN DEĞİŞTİREMEDİĞİ YÜREK 17 Eylül 2026 Perşembe
- BEKLEMEK Mİ, HAYATI ERTELEMEK Mİ? 16 Eylül 2026 Çarşamba
- BİR İLMEKLE GELECEĞİ DOKUMAK: HEREKE HALISI YENİDEN DOĞABİLİR Mİ? 15 Eylül 2026 Salı
- AYNI KULÜBEYE 15 Eylül 2026 Salı
- KARNEYE YAZILMAYAN DERSLER 14 Eylül 2026 Pazartesi
- İĞNEDEN KORKAN ALTIN KOLLU ADAM 13 Eylül 2026 Pazar
- İnsan sahip olduklarıyla değil, bağ kurabildikleriyle zenginleşir 12 Eylül 2026 Cumartesi
- İKİ AĞACIN GÖLGESİNDE 10 Eylül 2026 Perşembe
- PEKİ NEDEN EKSİKSİN? 10 Eylül 2026 Perşembe
- SURDAN METROPOLE 09 Eylül 2026 Çarşamba