Kendimce... Yazılar
Hicri Uluçay

HİNT MASALI BÜYÜCÜNÜN DEĞİŞTİREMEDİĞİ YÜREK

17 Eylül 2026 23:57
Korkunun ayak sesi yoktur. Kapıyı çalmaz, geldiğini haber vermez. İnsan farkına varmadan içeri süzülür; önce zihnin kuytu bir köşesine yerleşir, sonra bütün odayı kendisine ait sanır. Bir süre sonra insan, karşısındakinden değil, kendi içinde büyüttüğü gölgeden kaçmaya başlar.

Hint bilgeliğinden süzülüp geldiği söylenen eski bir masal, korkunun insanın dış görünüşünden çok yüreğinde yaşadığını anlatır.

Ormanın kıyısında, toprağın altında açtığı küçücük bir delikte yaşayan bir fare varmış. Günleri yiyecek aramakla, geceleri ise kedinin ayak sesini dinlemekle geçermiş. Bir buğday tanesine ulaşmak için başını deliğinden çıkardığında önce sağa, sonra sola bakar; en küçük hışırtıda soluğu yuvasında alırmış.

Gökyüzü ne kadar aydınlık, toprak ne kadar bereketli olursa olsun fare için dünya, kedinin gölgesinden ibaretmiş. Yaşamıyor, yalnızca yakalanmamaya çalışıyormuş.

Bir gün oradan geçen bir büyücü, farenin bu hâlini görmüş. Onun titreyen bıyıklarına, korkuyla açılmış gözlerine acımış.

“Senin derdin kedi olmaksa,” demiş, “seni kediye dönüştüreyim.”

Asasını kaldırmış. Bir anda farenin ince kuyruğu kalınlaşmış, pençeleri uzamış, sesi değişmiş. Az önce bir yaprağın altında saklanan küçük fare gitmiş; yerine çevik, güçlü ve keskin bakışlı bir kedi gelmiş.

Büyücü, onun artık mutlu olacağını düşünmüş.

Kedi ilk günlerde yeni bedeninin tadını çıkarmış. Ağaçlara tırmanmış, çalılıkların arasında gururla dolaşmış. Eskiden korkuyla geçtiği yollarda şimdi başı dik yürüyormuş. Fakat bu mutluluk uzun sürmemiş. Uzaklardan gelen bir köpek havlamasıyla bütün bedeni yeniden titremeye başlamış.

Bu kez kedinin gecelerini köpek korkusu kaplamış.

Büyücü onu yeniden gördüğünde şaşırmış:

“Daha dün kediden korkuyordun. Seni kedi yaptım. Şimdi neden hâlâ böylesin?”

Kedi başını eğmiş:

“Çünkü artık köpeklerden korkuyorum.”

Büyücü bir kez daha asasını kaldırmış ve kediyi güçlü bir köpeğe dönüştürmüş. Fareden kedi, kediden köpek olan hayvan artık ormanda daha güvenli dolaşabilirmiş. Ancak bir gün çalılıkların arasından yükselen kaplan kükremesini duyunca korkudan olduğu yere çökmüş.

Korku yine ondan önce davranmıştı.

Büyücü sabrını koruyarak köpeği bu kez görkemli bir kaplana dönüştürmüş. Artık kasları güçlü, pençeleri keskin, sesi ormanı susturacak kadar kudretliymiş. Diğer hayvanlar onu gördüklerinde yollarını değiştiriyor, kuşlar kükremesiyle dallardan havalanıyormuş.

Kaplan, ormanın en güçlü hayvanlarından biri olmuş; ama içindeki fare hâlâ küçücük deliğinde titriyormuş.

Bir sabah ağaçların arasında ilerlerken yerde insan ayak izleri görmüş. Ardından uzaktan bir avcının sesini ve kuru dalların kırılışını duymuş. Kalbi hızla çarpmaya, bacakları titremeye başlamış. Koca kaplan, ardına bakmadan kaçmış ve bir kayanın arkasına saklanmış.

Büyücü onu o hâlde görünce gerçeği anlamış. Asasını son kez kaldırmış ve kaplanı yeniden fareye dönüştürmüş:

“Ben senin bedenini değiştirdim,” demiş, “ama yüreğini değiştiremedim. Çünkü sen, hangi biçime girersen gir, korkularını da yanında taşıyorsun.”

Masal burada sona eriyor.

Fakat insanın içindeki soru tam burada başlıyor: Büyücü gerçekten haklı mıydı?

Belki de yalnızca yarı yarıya…

Çünkü büyücü farenin bedenini değiştirmişti ama ona korkusuyla nasıl yaşayacağını öğretmemişti. Ona güçlü pençeler vermiş fakat kendi gücüne inanmayı göstermemişti. Sesini kükremeye dönüştürmüş ama içindeki titremeyi dinlememişti. Kaplan olmak kolaydı; kaplan yüreği taşımak ise başka bir şeydi.

İnsan da hayat boyunca farklı biçimlere girer. Omuzlarına yeni apoletler takılır, önüne büyük masalar konur, eline mühürler verilir, adı kalabalık salonlarda alkışlanır. Fakat dışarıdan büyüyen herkes içeriden büyümüş sayılmaz. Bazen büyük bir makamın koltuğunda, hâlâ küçücük bir korkunun oturduğunu görürsünüz. Bazen kalabalıklara seslenen birinin, yalnız kaldığında kendi vicdanının fısıltısından ürktüğünü fark edersiniz.

Çünkü korku, sahibinin elbisesine bakmaz.

İnsan kendisini değiştirmeden yalnızca şartlarını değiştirirse, korkusunun da adını değiştirir. Yoksulken parasızlıktan korkar, zenginleşince kaybetmekten… Tanınmazken görülmemekten korkar, tanındığında unutulmaktan… Sessizken konuşamamaktan yakınır, konuşmaya başladığında eleştirilmekten çekinir. Bir kapı açılır, korku öteki kapının ardına geçer. Bir duvar yıkılır, kendisine daha uzakta yeni bir gölge bulur.

Demek ki insanı özgürleştiren şey, bütün tehlikelerin ortadan kalkması değildir. Zaten hayat, kimseye korkusuz bir dünya vaat etmez. Hastalık vardır, ayrılık vardır, başarısızlık vardır, yalnızlık vardır, kaybetmek ve bir gün bu dünyadan ayrılmak vardır. Bunların hiçbirini tamamen yok edemeyiz. Fakat onların karşısında nasıl duracağımızı seçebiliriz.

Cesaret de sanıldığı gibi korkunun yokluğu değildir.

Cesaret, korkunun gözlerinin içine bakabilmektir. Dizlerin titrerken yine de bir adım atmak, sesin kısılırken doğruyu söylemek, kaybetme ihtimaline rağmen sevebilmek, yenilme ihtimaline rağmen yeniden başlayabilmektir. Cesur insan hiç korkmayan değil; korkusunun hayatının direksiyonuna geçmesine izin vermeyen insandır.

Bir hastane kapısında kötü bir haber beklerken ailesine umut veren insan cesurdur. Kimsenin konuşmaya yanaşmadığı bir haksızlık karşısında ayağa kalkan insan cesurdur. Hatasını saklamak yerine “Ben yanlış yaptım” diyebilen insan cesurdur. Yıllardır bildiği bir düşüncenin yanlış olduğunu anlayınca onu değiştirebilen insan da cesurdur. Çünkü bazen en büyük kahramanlık, başkasını yenmek değil, insanın kendi içinde kurduğu mahkemede gerçeği kabul edebilmesidir.

Korku insanı küçültmez; korkusunu saklamak için başkalarını küçültmesi onu küçültür. Gözyaşı insanı güçsüz yapmaz; acısını inkâr ederek taşlaşması güçsüzleştirir. Geri çekilmek her zaman korkaklık değildir; bazen yeniden yürüyebilmek için nefes almaktır. Fakat insan korkusunu kaderi sayar, onun arkasına saklanır ve hayatının bütün kararlarını ona bırakırsa, hangi güce kavuşursa kavuşsun içindeki daracık delikten çıkamaz.

Masaldaki fareyi suçlamak kolaydır. Onu eski hâline çevirip deliğine göndermek de kolaydır. Asıl bilgelik, ona korkunun yok olmayabileceğini ama küçülebileceğini anlatmaktır. Yüreğin doğuştan belli bir büyüklükte kalmadığını; her doğru karar, her dürüst söz, her göze alınan risk ve her yeniden başlangıçla biraz daha genişlediğini göstermektir.

Belki de gerçek büyü, farenin kaplana dönüşmesi değildi. Gerçek büyü, bir gün fare olarak kaldığı hâlde deliğinden çıkabilmesi olacaktı.

Çünkü insanın değeri, taşıdığı postla değil, o postun altında büyüttüğü yürekle ölçülür. Bazen koca bir kaplan, küçücük bir korkunun esiri olur; bazen küçücük bir insan, kocaman bir karanlığın karşısına tek başına dikilir.

Hayat bizi her zaman kaplana dönüştürecek bir büyücü göndermeyecektir. Önümüze bütün yolların güvenli olduğu bir dünya da koymayacaktır. Kimi zaman ellerimiz boş, sesimiz titrek ve imkânlarımız yetersiz kalacaktır. Yine de yürümek zorundayız. Çünkü yürek, korkunun bitmesini bekleyerek değil; korkuya rağmen ilerleyerek büyür.

Bu yüzden yalnızca doğuştan korkusuz görünenlere değil; korktuğu hâlde sevenlere, incindiği hâlde yeniden güvenenlere, yenildiği hâlde yeniden başlayanlara, yalnız kaldığı hâlde doğrunun yanında duranlara selam olsun.

Korkusunu inkâr etmeyen ama ona boyun da eğmeyenlere…

Kaplan postu aramak yerine kendi yüreğini büyütenlere…

Ve her şeye rağmen o küçücük delikten çıkıp hayatın aydınlığına doğru yürüyenlere selam olsun.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X