OKUDUM, UNUTTUM… BOŞUNA MI?
Böyle zamanlarda okuduklarımdan çok kendimi sorguluyorum. Onca sayfadan sonra anlatacaklarımın birkaç cümlede tükenmesine içerliyor, kendi kendime soruyorum: Madem unutacaktın, niye okudun?
Bu sorunun peşine düşünce Barış Özcan’ın “Okuduğunu Neden Unutuyorsun?” başlıklı anlatımı ilgimi çekti. Oradan bellek ve öğrenme üzerine yapılan araştırmalara uzandım. Merak ettiğim, okuduklarımı nasıl daha iyi hatırlayabileceğimdi. Fakat araştırdıkça bir başka soru da zihnimi kurcalamaya başladı: Bir kitabı anlatmakta zorlanmam, ondan bana hiçbir şey kalmadığı anlamına mı geliyordu?
Oysa kimi kitapların ardından anlatacaklarımız hemen çoğalmaz. Bazen yalnızca eskiden kolayca cevapladığımız bir sorunun önünde daha uzun durmaya başlarız. Daha önce hiç kuşkulanmadığımız bir hükmümüz içimize sinmez olur. Bunu iki dakikalık bir özete nasıl sığdıracağız?
Unutmanın peşine düşenlerin yolu, bugünün ekranlarından çok önce, bir araştırmacının çalışma masasına uğramış. Hermann Ebbinghaus, 1880’lerde anlamsız heceler ezberliyor, aradan zaman geçmesini bekliyor, sonra aynı heceleri yeniden öğrenmek için harcadığı çabayı ölçüyordu. Hem araştırmacıydı hem denek. Kendi hafızasının karşısına oturmuş, onun huyunu suyunu anlamaya çalışıyordu.
Öğrendikleri başlangıçta hızla elinden kayıyor, fakat yeniden çalıştığında ilk seferki kadar uğraşması gerekmiyordu. Hatırlayamadığını sandığı şeylerden geriye, yeniden öğrenmesini kolaylaştıran bir iz kalabiliyordu. Elbette bir hece dizisiyle bizi gecenin bir yarısına kadar uyutmayan roman aynı terazide tartılamaz. Yine de bu bulgu, kendime biraz haksızlık ettiğimi düşündürdü. Hatırlayamamak, öğrenmek için verdiğim emeğin bütünüyle kaybolduğu anlamına gelmiyordu.
Üstelik hafızamızın yanında, kendimize duyduğumuz güven de küçük oyunlar oynuyor bize. Sayfa açıkken cümleler ne kadar tanıdık, düşünceler ne kadar anlaşılır! Yazar konuşuyor, biz başımızı sallıyoruz. Kitabı kapatıp sözü devralmaya kalkınca, o rahatlığın bir bölümü dağılıveriyor.
Henry Roediger ile Jeffrey Karpicke’nin araştırmasında da buna benzer bir durum görülüyor. Metni tekrar tekrar okuyan öğrenciler, hemen ardından yapılan sınavda daha başarılı oluyor. Fakat günler sonra, metne bakmadan hatırlamaya çalışan öğrenciler öne geçiyor. İşin gülümseten yanı, tekrar okuyanların kendilerine daha fazla güvenmesi. İnsan bazen anladığına değil, anlamış olmanın verdiği rahatlığa kapılıyor.
Bu rahatlığı yalnız kitap başında yaşamıyoruz. Bir sözü yeterince sık duyunca üzerinde düşünmüş sayıyoruz kendimizi. Hatta öyle cümlelerimiz var ki anlamını sormak, neredeyse görgüsüzlük kabul ediliyor. Herkes söylüyor, herkes onaylıyor; biri “Peki, tam olarak ne demek?” diye sorsa sohbetin tadı kaçacak.
Belki bu yüzden, okurken zaman zaman başımızı kaldırmak iyi gelir. Bir cümlenin ardından pencereye bakmak, anlatılanı kendi hayatımızda yoklamak, yazarla içimizden tartışmak… Sonra kitabı kapatıp aklımızda kalanı birkaç cümleyle anlatmayı denemek. Dilimizin dolaştığı yerde dönüp sayfaya yeniden bakarız. O küçük duraklama, neyi anlayıp neyi yalnızca tanıdık bulduğumuzu fark ettirir.
Ertesi gün bir dostla konuşurken aynı düşünceye yeniden dönebiliriz. Birkaç gün sonra başka bir olay, okuduğumuz satırları hatırlatır. Öğrenme araştırmalarının da işaret ettiği gibi, zamana yayılan bu dönüşler hatırlamayı destekler. Her kitabı bir çalışma programına bağlamamız gerekmez; bazen bir paragrafın açtığı sohbet, sayfalar boyunca çektiğimiz çizgilerden daha canlı kalır.
Yine de insanın aklına geliyor: Keşke hiçbir şeyi unutmasaydık. Her isim, her cümle, her ayrıntı istediğimiz anda elimizin altında olsaydı…
Psikolog Aleksandr Luria’nın uzun yıllar incelediği Solomon Şereşevski’nin hayatı, bu dileğin üzerine gölge düşürüyor. Olağanüstü hafızası olan bu adam, kurtulmak istediği bilgileri kâğıtlara yazıyor, hatta o kâğıtları yakmayı deniyordu. Bizim tutmaya çalıştıklarımızı o zihninden uzaklaştırmaya uğraşıyordu. Kelimelerin uyandırdığı yoğun görüntüler bazen üst üste yığılıyor, okuduğu metni takip etmesini güçleştiriyordu.
Şereşevski’nin aynı zamanda, anlatılardaki çelişkileri büyük bir dikkatle yakalayabildiğini de aktarıyor Luria. Yani karşımızda kolayca hüküm verebileceğimiz bir insan yok. Hayranlık duyduğumuz yeteneği, kendi güçlüklerini de beraberinde taşıyor. Onun hikâyesini okuyunca, kusursuz hafıza dileğini biraz daha düşünerek kuruyor insan.
Ben de dönüp kendi soruma bakıyorum: Bir kitabı ne kadar hatırladığımla ilgilendiğim kadar, okurken kendime neler sorduğumla ilgileniyor muyum?
Bir romanın kahramanının adını unutabilirim. Fakat bir gün, karşımdaki insanı suçlamaya hazırlanırken duraksarım. Onun hangi şartlarda yaşadığını, benim bilmediğim hangi yükleri taşıdığını merak ederim. Belki o duraksamada, yıllar önce okuduğum bir hikâyenin de payı vardır. Hangi sayfadan geldiğini gösteremem; zaten insanın kendisi hakkında bildikleri de her zaman dipnotlarıyla gelmez.
Elbette çok kitap okumak kimseye kendiliğinden bir erdem belgesi vermiyor. Başkasının acısını anlatan cümlenin altını çizip yanı başımızdaki insanın acısına kayıtsız kalabiliriz. Okuduklarımızın hayatımızda bir karşılık bulması için bize de iş düşüyor. Bazen o iş, konuşmaya hazırlandığımız yerde susup dinlemek kadar küçük; yıllardır savunduğumuz bir düşünceden vazgeçmek kadar güçtür.
Raflarımızdaki kitapları saymak kolay. İçlerinden hangisinin rahatımızı kaçırmasına izin verdiğimizi söylemek o kadar kolay değil.
Bu yüzden, okuduğunu unuttuğu için okumaktan vazgeçmeyi düşünenlerin kendilerine haksızlık ettiğini düşünüyorum. Hatırlamak için çaba gösterelim, not alalım, konuşalım, yeniden okuyalım. Fakat her kitabın sonunda kendimizi sorguya çekmeyelim. Merakın da biraz ferahlığa ihtiyacı var.
Bir dahaki sefere sevdiğim bir kitabı anlatırken kahramanının adını hatırlayamazsam, kendime bu kadar yüklenmeyeceğim. Aklımda kalanı anlatacağım. Belki şöyle diyeceğim:
“Adını unuttum. Ama hikâyesini okuduktan sonra, bazı insanlar hakkında eskisi kadar kolay konuşamıyorum.”
Yazının başında kendime sorduğum soruya dönüyorum: Madem unutacaktın, niye okudun?
Belki de bir gün, bir insanı anlamadan yargılamamak için.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- SARAYIN KAPISI, ŞEHRİN HAFIZASI 04 Kasım 2026 Çarşamba
- FİNAL BİLETİ HAKEMİN CEBİNDE 03 Kasım 2026 Salı
- AYAĞINA TAKILAN HAYAT 01 Kasım 2026 Pazar
- MANTIĞIN SINIRINDA, OLANAKSIZIN KIYISINDA 30 Ekim 2026 Cuma
- KAF DAĞI’NIN ARDINDAKİ KUŞ 30 Ekim 2026 Cuma
- BİR SANAT DEVRİNE!.. 29 Ekim 2026 Perşembe
- BİR İMPARATOR GELDİ, BİR KÖŞK KALDI 27 Ekim 2026 Salı
- HERKES GİTTİ, KALECİ KALDI! 26 Ekim 2026 Pazartesi
- BEKLEDİĞİMİZ KUŞ NEDEN GELMİYOR? 26 Ekim 2026 Pazartesi
- YUNUS’UN NEFESİ, CEBİMİZDEKİ SURETİ 24 Ekim 2026 Cumartesi