PAZARTESİ YAZILARI BİR TEK SENİN Mİ DEDEN VAR?
18 Ekim 2026
21:43
İnsanın başına bazen bilmediğinden değil, bildiğinden fazla emin olduğundan iş gelir. Üstelik böyle zamanlarda kabahati kendinde aramak da pek aklına yatmaz. Hesabı doğrudur, tecrübesi yerindedir; mutlaka hayat bir yerde yanlış yapmıştır. Sosyal medyada karşıma çıkan bir fıkrayı okuyunca bunları düşündüm. Önce güldüm. Sonra, ağacın altında kendinden emin duran o şapkacıya biraz fazla benzediğimiz geldi aklıma.
Vaktiyle şapka satarak geçinen bir adamın yolu ormana düşmüş. Güneş tepesinde, sepet kolunda… Yürüdükçe yol uzamış, sepet ağırlaşmış. Sonunda bir ağacın gölgesine sığınmış. Şapkalarını yanına koymuş, sırtını gövdeye dayamış, uyuyakalmış.
Uyandığında sepet bomboşmuş.
Adamcağız şaşkınlıkla sağına soluna bakarken yukarıdan sesler gelmiş. Başını kaldırmış ki dallar maymun dolu. Her birinin başında bir şapka. Kendi ekmek parası, ağacın tepesinde salınıp duruyor.
Çaresizlikle başını kaşımış. Maymunlar da başlarını kaşımış. Ellerini kaldırmış, onlar da kaldırmış. Bunun üzerine aklına bir fikir gelmiş. Başındaki şapkayı çıkarıp yere atmış. Maymunlar da aynısını yapınca şapkalarını toplamış, yoluna devam etmiş.
Aradan yıllar geçmiş. Şapkacının torunu da dedesinin işini sürdürmeye başlamış. Bir gün onun da yolu aynı ormana düşmüş. O da sıcaktan bunalmış, ağacın altında uyumuş. Uyandığında sepet boş, dallar yine şapkalı maymunlarla doluymuş.
Fakat bizim genç adam hiç telaşlanmamış. Dedesi anlatmıştı; bu işin çaresini biliyordu.
Başını kaşımış, maymunlar da kaşımış. Ellerini kaldırmış, onlar da kaldırmış. Her şey tam beklediği gibi gidiyormuş. Gülümseyerek şapkasını yere fırlatmış.
Maymunlardan biri ağaçtan inmiş, yerdeki şapkayı da kapmış, genç adama bir tokat atıp sormuş:
“Bir tek senin mi deden var?”
Fıkranın burada bittiğine bakmayın. Asıl mesele galiba burada başlıyor.
Çünkü hepimiz kendi dedemizin anlattığını biliyoruz. Karşımızdakinin dedesini ise hesaba katmıyoruz.
Biz öğreniyoruz, biz tecrübe kazanıyoruz, biz yıllar içinde insan sarrafı oluyoruz da ötekiler bıraktığımız yerde duruyor sanki. Bizim çocuk büyümüyor, müşterimiz başka dükkân görmüyor, rakibimiz geçen maçın hesabını yapmıyor. Dünya, bizim bir zamanlar çözdüğümüz hâliyle bekliyor.
Böyle düşününce insanın içi rahat ediyor elbette. Her sabah yeniden anlamaya çalışmak zahmetli iş. Hazır bir cevabınız varsa soruyu sonuna kadar dinlemeniz bile gerekmiyor.
“Ben biliyorum.”
Bazen bir konuşmayı bitirmeye bu iki kelime yetiyor. Karşımızdaki daha derdini anlatamadan biz hükmümüzü vermiş oluyoruz. Sonra da neden bizimle eskisi kadar konuşmadığına şaşırıyoruz.
Hele evlatlarımızla konuşurken…
Çocuğun boyunun uzadığını görüyoruz da fikrinin büyüdüğünü kabul etmekte zorlanıyoruz. Bir zamanlar karşıdan karşıya geçirirken elini tuttuğumuz insanın, artık kendi yolunu seçebileceğini unutuyoruz. Anlattığı şeyi dinlemek yerine, onun yaşındayken neler yaptığımızı anlatıyoruz.
Oysa çocuk bazen yol tarifi istemiyor. Yalnızca yürüdüğü yolu babası da görsün istiyor.
Ben de kendimi bu hesabın dışında tutmuyorum. Yıllar insana çok şey öğretiyor ama her öğrendiğinin yanına küçük bir kibir de ilişebiliyor. “Bu yaşa kadar boşuna mı geldim?” diye düşünüyoruz. Elbette boşuna gelmedik. Fakat karşımızdaki de bizim yaşımıza gelmeyi beklerken boş durmuyor.
Bunu futbol sahasında görmek kolaydır. Geçen maç işleyen bir oyun, bu maç aynı sonucu vermeyebilir. Siz hangi kanattan geldiyseniz rakip oraya tedbir alır. Golü atan oyuncunuza daha yakın durur, verdiğiniz boşluğu daha çabuk fark eder. Geçen haftaki galibiyetinize güvenerek sahaya çıkarsınız; bir bakarsınız, adam sizin sevindiğiniz maçtan ders çalışmış.
Siz hatırayı anlatırken o hazırlığını yapmıştır.
Hayatın başka alanlarında da durum pek farklı değil. Yılların esnafı, müşterisinin artık neden kapısından girmediğini merak ederken “Biz hep böyle çalıştık” der. Doğrudur, hep öyle çalışmıştır. Ama karşı kaldırımda yeni bir dükkân açılmıştır; insanlar fiyat sormayı, karşılaştırmayı, başka türlü hizmet beklemeyi öğrenmiştir. Eski müşterinin hatırı vardır, fakat onun da evinde bir hesap defteri vardır.
İnsana zor gelen, tecrübesinin değersizleşmesi değil aslında. Tecrübesinin yanına yeni bir şey koymak zorunda kalması.
Bunu kabul etmek, biraz da yeniden çırak olmayı göze almak demek. Yıllarca başkalarına iş öğretmişken bir gün birine “Şunu bana anlatır mısın?” diyebilmek kolay mı? Hele o biri sizden gençse…
Fakat fıkradaki dedeyi kurtaran tam da bu merak değil miydi?
Adam ağacın altına oturduğunda maymunlardan şapka toplamanın usulünü bilmiyordu. Uyandı, baktı, şaşırdı, düşündü. Kendi hareketleriyle dallardaki hareketler arasında bir ilişki gördü. Çaresini orada buldu.
Torununun elinde ise hazır bir çare vardı. Bu yüzden yeniden düşünmeye ihtiyaç duymadı.
Dedesinin tecrübesini almıştı; fakat onun düşünme zahmetini almamıştı.
Bana kalırsa büyüklerden kalan mirası eksik teslim aldığımız yer burası. Verdikleri cevapları saklıyoruz; o cevapları buluncaya kadar nasıl uğraştıklarını unutuyoruz. Babamızın sabrından çok son sözünü, ustamızın dikkatinden çok koyduğu kuralı hatırlıyoruz.
Sonra o sözleri, her kapıyı açan bir anahtar gibi cebimizde taşıyoruz. Açılmayınca da kapıya kızıyoruz.
Oysa dedeye saygı duymak, onun bulduğu çareyi ömür boyu tekrarlamakla sınırlı olmasa gerek. Belki onun kadar dikkatle bakmak, onun kadar sabırla denemek, gerektiğinde onun hiç karşılaşmadığı bir soruya kendi cevabımızı bulmaktır.
Dede o gün başka bir maymunla karşılaşsaydı başka bir yol arayacaktı. Torunun dedesine asıl benzemesi gereken yer de buydu.
Şimdi düşünüyorum da o gencin, eve dönünce çocuklarına ne anlattığını merak ediyorum. “Ormanda çok terbiyesiz bir maymun vardı” demiş olabilir. İnsan, kendi yanılgısını anlatmaktansa karşısındakinin terbiyesizliğini anlatmayı daha kolay buluyor.
Ama belki de başına geleni saklamamıştır. Belki boş sepeti yere bırakıp “Size dedemin hikâyesinin devamını anlatayım” demiştir.
İşte o zaman tokadın bir işe yaradığını söyleyebiliriz.
Ben bu fıkradan sonra, “Bunun nasıl yapılacağını bilirim” diyeceğim zaman biraz durmak gerektiğini düşünüyorum. Bildiğimi unutmadan, karşımdakine de bir bakmak… Sözünü tamamlamasını beklemek… Yıllar önce öğrendiğim şeyin bugün hâlâ geçerli olup olmadığını anlamaya çalışmak…
Çünkü aynı ağacın gölgesine yeniden oturabiliriz. Sepetimiz de aynı olabilir, başımızdaki şapka da.
Yine de şapkayı yere atmadan önce yukarıya bir bakalım.
Bizim dedenin hikâyesi orada bitmişti.
Hayat devam etmiş.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- SARAYIN KAPISI, ŞEHRİN HAFIZASI 04 Kasım 2026 Çarşamba
- FİNAL BİLETİ HAKEMİN CEBİNDE 03 Kasım 2026 Salı
- BOŞUNA MI? 02 Kasım 2026 Pazartesi
- AYAĞINA TAKILAN HAYAT 01 Kasım 2026 Pazar
- MANTIĞIN SINIRINDA, OLANAKSIZIN KIYISINDA 30 Ekim 2026 Cuma
- KAF DAĞI’NIN ARDINDAKİ KUŞ 30 Ekim 2026 Cuma
- BİR SANAT DEVRİNE!.. 29 Ekim 2026 Perşembe
- BİR İMPARATOR GELDİ, BİR KÖŞK KALDI 27 Ekim 2026 Salı
- HERKES GİTTİ, KALECİ KALDI! 26 Ekim 2026 Pazartesi
- BEKLEDİĞİMİZ KUŞ NEDEN GELMİYOR? 26 Ekim 2026 Pazartesi