İKİ PORTAKAL SANDIĞINDAN BİR SANAT DEVRİNE!..
Yazar, birkaç yıl önce ziyaret ettiği ressam İbrahim Çallı’nın atölyesinde gördüğü bir tabloyu anlatıyor. Resimde, sokak köşelerinde insanların dilekçelerini yazıp ekmek parası kazanmaya çalışan arzuhalciler var. Ressama, bu insanların kendisini de duygulandırıp duygulandırmadığını soruyor.
Çallı’nın cevabı, bir ömrün saklı kalmış sayfalarını açıyor:
“Ben senden daha fazla alâkadarım arkadaş; ben hayata arzuhalcilikle atıldım.”
İşte bu cümle, beni bir ressamın tablolarından alıp yıllar öncesinin İstanbul sokaklarına götürdü. Çünkü o tabloda yalnızca birkaç yoksul arzuhalci yoktu. İbrahim Çallı’nın kendi gençliği, açlığı, umudu, belki de bütün hayatını değiştiren iki portakal sandığı vardı.
Hikâye, bugünkü Denizli’nin Çal kasabasında başlıyor.
1882 doğumlu İbrahim, çocukluğunda resimle tanıştığında ne akademilerden haberdardı ne de Paris’in ünlü sanat atölyelerinden. Onun ilk resim öğretmeni sayılabilecek kişi, mahalledeki bir Rum kunduracıydı. Daha doğrusu, kunduracının duvarına asılmış Köroğlu ile Ayvaz resimleriydi.
İbrahim, ayakkabısını tamir ettirmek için gittiği dükkânda bu resimlerin karşısından ayrılamıyordu. Yıllar sonra o günleri anlatırken, duvardaki resimler olmasa delik ayakkabılarla dolaşmaya razı olacağını söyleyecekti.
Eve döndüğünde de rahat durmuyordu. Siyah kalemi eline alıyor, beyaz badanalı duvarlara Köroğlu ile Ayvaz’ı çiziyordu. Ev halkı ise geleceğin büyük ressamını henüz keşfedememişti. Onların gördüğü sanat değil, kirletilmiş duvarlardı.
İbrahim her çizdiğinde azar işitiyordu.
Ne tuhaf! Türk resim tarihine adını yazdıracak çocuğun ilk sergi salonu kendi evinin duvarları, ilk sanat eleştirmenleri de onu azarlayan aile büyükleriydi.
Yıllar geçiyor. Aile, İbrahim’in geleceğini düşünerek onu İstanbul’a göndermeye karar veriyor. Askerî eğitim alacak, düzenli bir meslek sahibi olacak, belki bir gün üniformasıyla memleketine dönecekti.
Yanına da bir miktar altın veriliyor.
İbrahim’in İstanbul macerasında altınların nasıl kaybolduğu konusunda farklı anlatımlar var. Torunu ressam Yaşar Çallı’nın aktardığı aile hikâyesinde genç İbrahim’in İstanbul’un cazibesine kapılıp parasını tükettiği anlatılıyor. Başka biyografilerde ise altınlarını çaldırdığı belirtiliyor.
Hangisi olursa olsun, değişmeyen gerçek şu: Asker olmak üzere İstanbul’a gelen genç adam, bir süre sonra cebindeki güvenceyi kaybetmiş, hayatını kazanmak zorunda kalmıştı.
Oysa insanın hayatı bazen tam da bütün hesaplarının bozulduğu yerde başlar.
İbrahim’in yolu Eminönü’ne, Yeni Cami’nin çevresinde ekmek parası kazanan arzuhalcilerin arasına düşüyor.
Bugünün gençlerine arzuhalciliği anlatmak gerekiyor. Okuma yazma bilmeyen ya da resmî dilekçesini hazırlayamayan insanlar, bir ücret karşılığında dertlerini arzuhalcilere yazdırırdı. Kimi mahkemeye başvuracak, kimi devlet dairesine dilekçe verecek, kimi de uzaktaki oğluna, sevdiğine, ailesine mektup gönderecekti.
Arzuhalcinin kalemi bazen bir davanın, bazen bir hasretin, bazen de bir insanın son umudunun taşıyıcısıydı.
Yaşar Çallı’nın anlattığına göre genç İbrahim, yaşlı bir arzuhalcinin yanına gidip kendisine de ekmek kazanabileceği bir yer açmasını istiyor.
Yaşlı adam önce okuma yazma bilip bilmediğini soruyor. Sonra önüne bir kâğıt koyup yazmasını istiyor.
İbrahim kalemi eline alıyor.
Kâğıdın üzerine dökülen harfler öylesine düzgün, öylesine güzel ki arzuhalci hayret ediyor. Elindeki kâğıtların bir bölümünü ona uzatıyor ve bugün bile insanın içini ısıtan o cümleyi söylüyor:
“Mürekkebi beraber kullanırız.”
Ardından Perşembe Pazarı’ndan iki portakal sandığı getirmesini istiyor. Birine oturacak, diğerini masa yapacak. Ancak dilekçe yazmak yerine mektupçuluk yapmasını öneriyor.
Böylece İbrahim’in İstanbul’daki küçük çalışma yeri kuruluyor.
Bir portakal sandığı sandalye, diğeri masa. Biraz kâğıt, ortak kullanılan bir mürekkep hokkası…
Ne bir tabela var ne gösterişli bir dükkân. Ne de duvarında diploması asılı bir usta.
Fakat orada, farkına varılmadan çok büyük bir şey gerçekleşiyor.
Yaşlı bir adam, hiç tanımadığı bir gence kendi ekmeğinden bir parça ayırıyor.
Bu hikâyede beni en fazla etkileyen ayrıntı, İbrahim’in güzel yazısı kadar yaşlı arzuhalcinin davranışıdır. Çünkü insanın yeteneğini fark etmek önemlidir, fakat o yeteneğin yaşayabileceği bir yer açmak daha da önemlidir.
Yaşlı adam belki bir rakip kazanacağını düşünmüştü. Belki de gençliğinde kendisine uzatılmamış bir eli, yıllar sonra başka birine uzatmanın huzurunu yaşıyordu.
Bilemiyorum.
Ama bildiğim bir şey var: O gün mürekkep yalnızca iki kişi arasında paylaşılmadı. Bir insanın geleceği de paylaşılmış oldu.
İbrahim artık insanların mektuplarını yazıyor. Kimi sevdiğine kavuşmak istiyor, kimi asker oğlundan haber bekliyor, kimi gurbetin uzaklığından yakınıyor.
Başkalarının söyleyemediklerini kâğıda döken genç adam, farkına varmadan insan yüzlerini, bakışları, özlemleri ve kederleri de tanıyor.
Belki de ileride yapacağı portrelerin ilk hazırlığı burada başlıyor. Çünkü iyi bir ressam yalnızca yüzün çizgilerini değil, o çizgilerin arkasında biriken hayatı da görür.
Derken bir gün, kendisine kapısını açan yaşlı arzuhalcinin kurşun kalemle resmini yapıyor.
Torununun anlatımına göre resim öylesine başarılı ki yaşlı adam onu sandığına iliştiriyor. Gelip geçenler resme bakıyor, kimin yaptığını soruyor. Arzuhalci de genç İbrahim’i gösteriyor.
O güne kadar başkalarının mektuplarını yazan delikanlı, artık kendi yeteneğinin haberini veriyor.
Ve İstanbul’un kalabalığı içinden bir başka insan çıkıyor karşısına.
Ermeni ressam Ropen Efendi.
İbrahim’in resimle kurduğu bağı geliştiren isimlerden biri olan Ropen, ona ders vermeye başlıyor. Genç ressamın yolu daha sonra Şeker Ahmed Paşa’nın oğlu İzzet Bey’e, onun aracılığıyla da Şeker Ahmed Paşa’ya uzanıyor.
1906 yılında İbrahim Çallı, Sanayi-i Nefise Mektebi’nin öğrencisi oluyor.
Hikâyenin bu bölümünde özellikle durmak istiyorum.
Çal’daki bir Rum kunduracının duvarına astığı resimler, İstanbul’daki yaşlı bir arzuhalcinin paylaştığı mürekkep, Ermeni ressam Ropen’in verdiği eğitim, Şeker Ahmed Paşa’nın açtığı akademi yolu…
Birbirinden farklı insanların katkılarıyla büyük bir sanatçının yetişmesi, bu toprakların kültürel tarihine dair ne kadar anlamlı bir örnek!
Sanat, bazen insanların arasına çekilen görünmez duvarları bir fırça darbesiyle aşabiliyor.
İbrahim Çallı’nın hikâyesi bana şunu düşündürüyor: Bir yeteneğin hangi toplumdan, hangi aileden, hangi inançtan insanlarla karşılaşarak geliştiğini bilmek, sanat tarihini yalnızca büyük isimlerle anlatmaktan çok daha öğreticidir.
Çallı akademide başarılı oluyor. 1910 yılında kazandığı sınavla devlet tarafından Paris’e gönderiliyor. Orada ünlü ressam Fernand Cormon’un atölyesinde çalışıyor.
Düşünsenize…
Bir zamanlar portakal sandığının üzerinde oturup başkalarının mektuplarını yazan genç, şimdi Paris’te resim sanatının büyük ustalarından eğitim alıyor.
İstanbul’da bir mürekkep hokkasını paylaşırken başlayan yolculuk, Avrupa’nın sanat merkezine kadar uzanmış.
Fakat hikâyenin güzelliği yalnızca bu yükselişte değil.
Çallı Paris’te gördüklerini olduğu gibi taklit etmekle yetinmiyor. Renklerin, ışığın ve fırça darbelerinin imkânlarını öğrenirken kendi memleketine ait insanları ve manzaraları da sanatının merkezine yerleştiriyor.
1914 yılında Birinci Dünya Savaşı başlayınca İstanbul’a dönüyor ve Sanayi-i Nefise’de hocalığa başlıyor.
Artık yalnızca resim yapan değil, ressam yetiştiren bir sanatçı.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında Çanakkale’ye gidiyor. 1917’de kurulan Şişli Atölyesi’nde savaşın insan yüzünü, askerlerin mücadelesini ve cephe hayatını konu alan eserler üretiyor. Bu resimlerin bir bölümü 1918’de Viyana’da sergileniyor.
Bir zamanlar savaşın ne olduğunu öğrenmek üzere askerî okula gitmesi beklenen İbrahim, yıllar sonra savaşın izlerini tuvale taşıyan bir ressam olarak karşımıza çıkıyor.
Babasının düşlediği üniformayı giymiyor belki ama memleketin tarihine başka türlü tanıklık ediyor.
Cumhuriyet’in ilanından sonra ise Çallı’nın fırçası yeni bir dönemin insanlarını, kadınlarını, toplumsal değişimlerini ve Atatürk’ü resmediyor.
Birinci Dünya Savaşı’nın başında yurda dönen sanatçıların oluşturduğu 1914 Kuşağı, zamanla onun adıyla, Çallı Kuşağı olarak anılıyor.
Bir ressam düşünün, adı yalnızca tablolarının altında değil, koca bir sanat kuşağının üzerinde yaşıyor.
Üstelik Çallı’nın hayatında ciddi sanat tarihinin arasına karışan ince bir mizah da var.
1926 yılında Ankara’da açılan resim sergisinde Atatürk, Çallı’nın Kurtuluş Savaşı’nı konu alan Zeybekler tablosunu inceliyor. Resimdeki atların oldukça besili görünmesi dikkatini çekiyor.
Atatürk’ün ressama söylediği aktarılan söz oldukça anlamlı:
“Biz Kurtuluş Savaşı’nda yemeye ekmek bulamıyorduk, senin resmindeki atlar nasıl semirmiş böyle?”
Bu sözde yalnızca ince bir mizah yok. Yaşanmış tarihin gerçekliğiyle sanatçının hayal gücü arasındaki mesafeyi sorgulayan bir bakış da var.
Çallı için bu eleştiri, sanatın büyük bir sorumluluğunu hatırlatıyor olmalı: Tarihî bir acıyı resmederken güzelliği aramak kadar, o acının gerçeğine sadık kalmak da önemlidir.
Fakat bütün bu şöhretin, Paris yıllarının, akademi hocalığının ve büyük sergilerin ardından hikâyenin beni en çok düşündüren tarafına dönmek istiyorum.
İbrahim Çallı, gençliğinde arasında yaşadığı arzuhalcileri yıllar sonra yeniden resmediyor.
Bu kez portakal sandığının üzerinde oturan yoksul bir genç değil, adı sanat tarihine geçmiş bir ressam.
Ancak eski hayatını unutmamış.
1920’li yıllarda yaptığı Arzuhalciler konulu resimler, yalnızca İstanbul’un gündelik hayatından alınmış görüntüler değil. Kendi geçmişinin de izlerini taşıyor.
Daha da önemlisi, Çallı bu insanların hayatında değişmesi gereken bir toplumsal gerçekliği görüyor. 1932 yılında verdiği bir söyleşide Arzuhalci tablosunu çok emek verdiği eserlerinden biri olarak anlatırken, inkılabın insanın düşünce dünyasına da ulaşması gerektiğini vurguluyor.
İşte burada ressamın hayatı, bir başarı hikâyesinin sınırlarını aşıyor.
Bir zamanlar kendisine ekmek kazandıran mesleğin toplumsal şartlarını sorguluyor.
Çünkü toplumun ilerlemesi, yalnızca büyük binalar yapmakla, yeni yollar açmakla, şehirlerin görünüşünü değiştirmekle gerçekleşmiyor. İnsanların bilgiye ulaşabilmesi, kendi haklarını öğrenebilmesi, düşüncelerini özgürce ifade edebilmesi de gerekiyor.
Cumhuriyet’in eğitim ve kültür alanındaki büyük hedefleriyle Çallı’nın sanat anlayışı burada buluşuyor.
Herkesin kendi dilekçesini yazabilecek kadar eğitimli olduğu, kimsenin başkasına muhtaç kalmadan hakkını arayabildiği bir toplum…
Bir ressamın eski mesleğine bakarken gördüğü mesele, aslında bir ülkenin geleceğine ilişkin çok daha büyük bir soruya dönüşüyor.
Çallı’nın yetiştirdiği Şeref Akdik, Refik Epikman, Mahmut Cuda ve daha nice sanatçı da onun açtığı yoldan ilerliyor. Bir zamanlar kendisine uzatılan yardım eli, yıllar sonra başka sanatçılara uzanan bir öğretmen eline dönüşüyor.
Böyle bakınca, iki portakal sandığının hikâyesi yalnızca yoksulluktan şöhrete yükselen bir gencin hikâyesi olmaktan çıkıyor.
Bir toplumun yeteneklerini nasıl keşfettiğini, nasıl geliştirdiğini ve bazen nasıl gözden kaçırabildiğini anlatıyor.
Bugün ülkemizin herhangi bir köyünde, bir okulun arka sırasında, bir atölyenin köşesinde, ailesinin geçimine yardım eden bir çocuğun ellerinde kim bilir ne yetenekler saklıdır.
Belki geleceğin büyük ressamı, belki bestecisi, belki bilim insanı…
Fakat yetenek tek başına her kapıyı açamıyor.
İbrahim’in önüne kâğıt koyan arzuhalci olmasaydı, Ropen Efendi onun resmine değer vermeseydi, Şeker Ahmed Paşa akademinin yolunu açmasaydı, devlet onu Paris’e gönderecek imkânı sağlamasaydı, acaba bugün İbrahim Çallı’yı aynı biçimde tanıyabilecek miydik?
Bunu bilmek mümkün değil.
Ama bir sanatçının yetişmesinde kişisel azim kadar ona sunulan fırsatların da belirleyici olduğunu biliyorum.
Bu nedenle bir ülkenin asıl zenginliğini yalnızca yetiştirdiği büyük sanatçılarda değil, henüz kimsenin tanımadığı yeteneklere açabildiği kapılarda arıyorum.
İbrahim Çallı, 22 Mayıs 1960’ta hayata veda etti.
Ardında renkleri, portreleri, manzaraları ve Türk resim sanatında derin izler bırakan bir öğretmenlik hayatı kaldı.
Fakat ben onun hikâyesinden ayrılırken zihnimde ne Paris’in gösterişli sanat salonları var ne de büyük sergilerin alkışları.
Gözümün önünde hâlâ Eminönü’ndeki o yaşlı arzuhalci duruyor.
Önünde bir tomar kâğıt, yanında mürekkep hokkası…
Karşısında ise ne olacağını henüz kendisi de bilmeyen genç İbrahim.
Yaşlı adam kâğıtlarının bir bölümünü ona uzatıyor.
“Mürekkebi beraber kullanırız.”
Belki hayatı boyunca bir sergiye gitmedi. Belki Paris’in nerede olduğunu bile düşünmedi. Belki de bir gün Türk resim sanatına adını verecek genç bir adamın kaderinde nasıl bir yer tuttuğunu hiç öğrenemedi.
Ama o gün küçücük bir iyilik yaptı.
Ve bazen tarih, büyük insanların attığı imzalarla olduğu kadar, adını hiç kimsenin bilmediği insanların uzattığı ellerle de yazılır.
İbrahim Çallı’nın tabloları bugün müzelerde ve özel koleksiyonlarda yaşamaya devam ediyor.
Ben ise onun en güzel tablosunun belki de hiç tuvale yapılmadığını düşünüyorum.
O tabloda iki portakal sandığı, ortak kullanılan bir mürekkep hokkası, yaşlı bir arzuhalci ve gözlerinde geleceğin bütün renklerini taşıyan genç bir İbrahim var.
Çünkü bazı insanlar bir ressama resim yapmayı öğretmez; yalnızca önüne bir kâğıt koyar. Gerisini o kâğıda düşecek ilk çizgi değiştirir.
Büyük ressam İbrahim Çallı’yı saygıyla anarken, onun hayatındaki o isimsiz insanı da unutmuyorum.
Kim bilir, belki bir memleketin sanat tarihini değiştiren en büyük iyilik, bir gün iki portakal sandığı ve yarım tomar kâğıtla yapılmıştır.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- SARAYIN KAPISI, ŞEHRİN HAFIZASI 04 Kasım 2026 Çarşamba
- FİNAL BİLETİ HAKEMİN CEBİNDE 03 Kasım 2026 Salı
- BOŞUNA MI? 02 Kasım 2026 Pazartesi
- AYAĞINA TAKILAN HAYAT 01 Kasım 2026 Pazar
- MANTIĞIN SINIRINDA, OLANAKSIZIN KIYISINDA 30 Ekim 2026 Cuma
- KAF DAĞI’NIN ARDINDAKİ KUŞ 30 Ekim 2026 Cuma
- BİR İMPARATOR GELDİ, BİR KÖŞK KALDI 27 Ekim 2026 Salı
- HERKES GİTTİ, KALECİ KALDI! 26 Ekim 2026 Pazartesi
- BEKLEDİĞİMİZ KUŞ NEDEN GELMİYOR? 26 Ekim 2026 Pazartesi
- YUNUS’UN NEFESİ, CEBİMİZDEKİ SURETİ 24 Ekim 2026 Cumartesi