CUMARTESİ YAZILARI BEŞ DAKİKA DAHA VERİLSE…
Dostoyevski’nin Budala romanında Prens Mişkin, idam edilmek üzere olan bir adamdan söz eder. Adamın yaşamak için yalnızca birkaç dakikası kalmıştır ve o küçücük zamanı bile bölüştürür. Bir bölümünü arkadaşlarıyla vedalaşmaya, bir bölümünü kendisiyle baş başa kalmaya, son anlarını ise etrafına bakmaya ayırır. Sadece bakacaktır… Gökyüzüne, insanlara, ışığa, belki bir duvara, belki uzakta duran bir ağaca… Çünkü biraz sonra bunların hiçbirini göremeyeceğini bilen insan için artık sıradan diye bir şey kalmamıştır.
O anda kendi kendine bir söz verir: Eğer yeniden yaşama imkânı verilirse hiçbir dakikasını boşa harcamayacak, her dakikayı bir ömür gibi yaşayacaktır. Sonra inanılmaz olan gerçekleşir. Adam kurtulur. Ölüm geri çekilir, hayat yeniden önüne konur. İnsanın böyle bir olaydan sonra bambaşka biri olacağını düşünüyorsunuz değil mi? İşte Dostoyevski tam burada insanın canını acıtan o küçük gerçeği söyler. Hayır… Adam verdiği sözü tutamaz. Bir süre sonra paha biçilemez olduğunu düşündüğü dakikaları yine eskisi gibi harcamaya başlar.
Belki Budala’daki bu anlatının asıl büyüklüğü de buradadır. Çünkü Dostoyevski bize yalnızca ölümü değil, insanın alışma huyunu anlatmaktadır. Üstelik bunu masa başında hayal etmiş biri değildir. Dostoyevski, 1849 yılında siyasi faaliyetleri nedeniyle tutuklandı. Aylar süren hapis hayatının ardından arkadaşlarıyla birlikte idam edilmek üzere meydana götürüldü. Ölüm kararları okundu, infaz hazırlıkları yapıldı ve tam her şeyin bittiği düşünülen anda Çar’ın kararı açıklandı; idam cezaları başka cezalara çevrilmişti. Dostoyevski gerçekten ölümün kıyısından geri dönmüştü.
Belki de bu yüzden yıllar sonra birkaç dakikanın insanın gözünde nasıl sonsuzluğa dönüşebildiğini böylesine güçlü anlatabildi. Fakat benim aklıma başka bir soru takılıyor: İnsan neden bir şeyin değerini anlamak için onu kaybetmenin kıyısına gelmek zorunda?
Sabah uyandığımızda pencereyi açıyoruz. Güneş orada, çayımız masada. Telefonumuz çalıyor, sevdiğimiz insanların sesini duyuyoruz. Sokağa çıkıyor, yürüyor, konuşuyor, kızıyor, gülüyor, eve dönüyoruz. Fakat bütün bunlara çoğu zaman “hayat” demiyoruz. Sadece “bugün” deyip geçiyoruz. Çünkü yarın da aynısının olacağını düşünüyoruz.
İnsanın en büyük yanılgılarından biri belki de budur: Sürekli sahip olduğu şeylerin sürekli kendisine ait olacağını sanmak.
Yıllardır aynı sofraya oturduğumuz insanların yüzlerine bazen doğru dürüst bakmıyoruz. Çocuğumuz yan odadayken işimiz var. Annemiz, babamız telefon ettiğinde “Sonra ararım” diyoruz. Bir dostumuz “Bir kahve içelim” dediğinde haftaya bırakıyoruz. Birine sarılmayı, bir yere gitmeyi, bir özrü, bir teşekkürü, hatta bazen sevgimizi söylemeyi erteliyoruz. Çünkü zihnimizde görünmez bir banka hesabı var. Adı zaman. Ve nedense bakiyesini hiç bilmediğimiz bu hesabın sınırsız olduğunu düşünüyoruz.
“Bir ara giderim… Sonra konuşuruz… Seneye yaparım… Emekli olunca gezerim… İşler biraz düzelsin…”
Hayatımızın ne büyük bir bölümü bu cümlelerin arkasında bekliyor. Oysa hayat hiçbir zaman tamamen düzelmiyor. Bir mesele bitiyor, başkası başlıyor. Bir borç kapanıyor, başka bir ihtiyaç çıkıyor. Çocuk büyüyor, anne baba yaşlanıyor. Bir mevsimi beklerken öteki geçiyor. “Biraz sonra” dediğimiz şey bazen yıllara dönüşüyor.
Sonra bir gün eski bir fotoğraf çıkıyor karşımıza. Masanın etrafında insanlar var. Bazıları artık yok, bazıları uzaklarda. Çocukların küçücük, sen daha gençsin. Fotoğraftaki herkes gülümsüyor. Uzun uzun bakarken insanın içine tuhaf bir cümle düşüyor:
Meğer o gün ne kadar zenginmişiz.
Ama o gün bunu bilmiyorduk.
İşte insanın tuhaflığı biraz da burada. Mutluluğu çoğu zaman yaşarken değil, hatırlarken tanıyoruz. Geçmişte sıradan sandığımız bir pazar kahvaltısı yıllar sonra paha biçilemez oluyor. Bir zamanlar her gün duyduğumuz bir ses, gün geliyor hafızamızdaki en değerli sese dönüşüyor. Çocuklarımızın bir an önce büyümesini beklerken büyüdüklerinde küçüklüklerini özlüyoruz. Gençken geleceğe yetişmeye çalışıyor, yaş aldıkça geride bıraktığımız günlere dönüp bakıyoruz.
Fakat zamanın kıymetini bilmek demek, her dakikaya büyük anlamlar yüklemek değildir. Kimse hayatının her saniyesini olağanüstü yaşayamaz. Bazen hiçbir şey yapmadan oturacağız, bazen televizyon karşısında uyuyacağız, bazen bir günü gerçekten boş geçireceğiz. Mesele zamanı sürekli “verimli” kullanmak da değildir. Çünkü hayat bir performans çizelgesi değildir.
Mesele çok daha basit ve belki çok daha zordur: Yaşadığımız şeyin farkında olmak.
Çocuğunuz size bir şey anlatırken telefonun ekranından başınızı kaldırmak… Bir dostunuzla çay içerken saati unutmak… Yaşlı bir insanın aynı hikâyeyi kaçıncı kez anlattığını hesaplamamak… Eve dönerken bir kez olsun gökyüzüne bakmak… Sevdiğiniz insana içinizden geldiği anda “İyi ki varsın” diyebilmek…
Bunların hiçbiri büyük işler değildir. Zaten hayat da sandığımız kadar büyük olaylardan oluşmuyor. Hayatın büyük bölümü, yaşarken önemsemediğimiz küçücük anların yan yana gelmesinden meydana geliyor.
Belki Dostoyevski’nin o idam meydanından bugüne kadar ulaşan asıl sorusu da budur: Bize yalnızca beş dakika kaldığını bilseydik ne yapardık?
Muhtemelen telefonu cebimize koyardık. Kavgalarımızın çoğunu unuturduk. Kime neden kırıldığımızın pek önemi kalmazdı. Biriktirdiğimiz eşyaları, yetiştirmeye çalıştığımız işleri, haklı çıkmak için harcadığımız onca sözü düşünmezdik. Gökyüzü daha mavi görünürdü. Yanımızdaki insanın eli daha sıcak gelirdi. Bir ağaca biraz daha uzun bakardık. Ve bu dünyada birkaç dakika daha kalabilmek için sahip olduğumuz pek çok şeyi gözümüzü kırpmadan verirdik.
Garip olan şu ki bugün kimse bize yalnızca beş dakikamız kaldığını söylemedi. Önümüzde belki yıllar, belki onlarca yıl var. Fakat bunun garantisini veren de olmadı.
Öyleyse hayatı sevmek için neden idam mangasının karşısına geçmeyi bekleyelim?
Belki bu Cumartesi büyük kararlar almaya gerek yok. Hayatımızı baştan aşağı değiştirmeye, kendimize büyük sözler vermeye de… Çünkü insan büyük sözleri kolay veriyor, Dostoyevski’nin kahramanı gibi kolayca unutuyor. Belki sadece uzun zamandır sıradan sandığımız birkaç şeye yeniden bakmak yeter.
Evimize… Soframıza… Dostlarımıza… Çocuklarımıza… Yanımızda yıllardır sessizce duran insana… Sabah açılan pencereye… Ve hâlâ nefes alıp verdiğimiz şu alelade görünen güne…
Çünkü insan bazen yeni bir hayata ihtiyaç duymaz.
Elindeki hayatın hâlâ yeni olduğunu fark etmeye ihtiyaç duyar.
Dostoyevski’ye ölümün kıyısında ikinci bir hayat verilmişti.
Bize ise bu sabah bir gün daha verildi.
Belki ikisi arasında sandığımız kadar büyük bir fark yoktur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- FİNAL BİLETİ HAKEMİN CEBİNDE 03 Kasım 2026 Salı
- BOŞUNA MI? 02 Kasım 2026 Pazartesi
- AYAĞINA TAKILAN HAYAT 01 Kasım 2026 Pazar
- MANTIĞIN SINIRINDA, OLANAKSIZIN KIYISINDA 30 Ekim 2026 Cuma
- KAF DAĞI’NIN ARDINDAKİ KUŞ 30 Ekim 2026 Cuma
- BİR SANAT DEVRİNE!.. 29 Ekim 2026 Perşembe
- BİR İMPARATOR GELDİ, BİR KÖŞK KALDI 27 Ekim 2026 Salı
- HERKES GİTTİ, KALECİ KALDI! 26 Ekim 2026 Pazartesi
- BEKLEDİĞİMİZ KUŞ NEDEN GELMİYOR? 26 Ekim 2026 Pazartesi
- YUNUS’UN NEFESİ, CEBİMİZDEKİ SURETİ 24 Ekim 2026 Cumartesi