Kendimce... Yazılar
Hicri Uluçay

BEKLEDİĞİMİZ KUŞ NEDEN GELMİYOR? BEKLEDİĞİMİZ KUŞ NEDEN GELMİYOR?

26 Ekim 2026 01:00
Şöyle bir sabah düşünün: Kaldırımın bozulan taşlarına basan adamın pantolonuna çamurlu su sıçrıyor. Söylenip yürüyor. Ardından bir kadın geçiyor; yine sıçrayan su, yine öfke… Öğleye kadar birbirini hiç tanımayan insanlar aynı cümleyi kuruyor: “Birileri şurayı düzeltsin!”

Sonra biri duruyor. Kaldırımın bozulan taşlarını fotoğraflayıp belediyeye bildiriyor. Günler geçip onarılmadığını görünce yeniden arıyor.

Şehri tek başına kurtarmıyor elbette. Ama herkesin şikâyet ederek geçtiği yerde, meselenin peşini bırakmıyor.

Bazen hayatımız da o kaldırıma benziyor. Aksayan yeri biliyoruz, aynı sıkıntıyı tekrar tekrar yaşıyoruz; sonra bizi bu sıkıntıdan kurtaracak birini bekliyoruz. Beklediğimiz gelmeyince kızıyoruz. Ertesi gün yine aynı yerden geçiyoruz.

Yüzyıllar önce anlatılmış Simurg hikâyesi, tam burada insanın omzuna dokunuyor.

Ferîdüddin Attâr’ın Mantıku’t-Tayr adlı eserinde kuşlar, hükümdarları Simurg’u aramak üzere yola çıkmaya çağrılır. Rehberleri Hüdhüd’dür. Önlerinde yedi vadi, çetin bir yolculuk vardır. Fakat daha yol başlamadan korkular konuşmaya başlar. Her kuşun vazgeçemediği bir şey, bulunduğu yerde kalmak için bir gerekçesi vardır.

Bu kadar eski bir hikâyenin insanı hâlâ böylesine iyi tanıması biraz can sıkıcıdır.

Kendi hayatıma bakınca benzer gerekçeleri bulmakta zorlanmıyorum. Vakti değildir. Şartlar uygun değildir. Daha önce denenmiştir. Hem başkaları ne diyecektir? İnsan, yerinden kıpırdamamak için bazen yola çıkmaktan daha fazla zihnini yorar. Sonunda da kendisini ikna ettiği için huzurla oturur.

Yapılacak çok şey vardır ama bugün sırası değildir.

Hikâyede yolculuğun sonuna yalnızca otuz kuş ulaşır. Aradıkları Simurg’da kendi suretlerini görürler. Attâr, Farsçada “otuz kuş” anlamına gelen “si murg” ile Simurg arasında bir kelime oyunu kurar. Ancak bu karşılaşma, yalnızca insanın kendine güvenmesini anlatmaz; benliğin sınırlarını aşmaya, hakikate ve birliğe yönelen tasavvufi bir anlam taşır.

Ben o derinliği yerinde bırakarak, hikâyenin bugünkü hayatımıza açılan penceresinden bakıyorum. İnsanın, değişmesini istediği dünyanın içinde kendi alışkanlıklarına nasıl sıkı sıkıya tutunabildiğini görüyorum.

Evde huzuru karşısındakinin anlayışından bekliyor. Dostunun aramadığından yakınıyor; kendi telefonunun da arama yaptığını unutuyor. Herkesin dürüst olmasını istiyor ama sıra kendi yakınına gelince küçük bir ayrıcalığı makul buluyor. Adalet duygusu kuvvetli, yeter ki kendisine bir zahmeti olmasın.

Bunları yazarken kendimi dışarıda tutmuyorum. Ben de kimi zaman bir yanlışın adını koyunca onu düzeltmek için üzerime düşeni yaptığımı sanıyorum. Güzel kurulmuş bir cümlenin insana verdiği tuhaf bir rahatlık var. Sanki sözü tamamlayınca iş de tamamlanmış gibi…

Oysa hayat, cümlenin bittiği yerde bizden bir davranış bekliyor.

Elbette her güçlüğü insanın gayretine bağlayamayız. İş bulamayana, geçinemeyene, haksızlığa uğrayana “Çözüm senin içinde” demek, başkasının yükünü uzaktan hafife almaktır. Kurumların görevi, yönetenlerin sorumluluğu vardır. Yazının başındaki kaldırımı onarmak da oradan geçen vatandaşın işi değildir. Vatandaşın meseleyi takip etmesi, belediyenin sorumluluğunu azaltmaz; o sorumluluğun yerine getirilmesini istemesidir.

Fakat elimizin yetiştiği yerde yapabileceklerimiz de vardır. Yıllardır ertelenen bir özür, dinlenmeyi bekleyen bir çocuk, haksızlığa uğradığında yanında durabileceğimiz bir arkadaş… Bunlar için olağanüstü bir insanın gelip hayatımıza yön vermesini beklememiz gerekmez.

Bazen gereken cesaret, “Ben de yanlış yaptım” diyebilmektir. Bazen de herkesin sustuğu yerde, sesini yükseltmeden itiraz etmek.

Simurg hikâyesinde beni düşündüren bir başka ayrıntı, yolun sonuna tek bir kuşun varmamış olmasıdır. Ben bu ayrıntıda, birlikte yürümenin değerini de görüyorum.

Başarı hikâyelerinde çoğu zaman bir kişi öne çıkarılıyor. Fotoğrafa o giriyor, alkışı o alıyor. Yanında yürüyenler, düştüğünde kaldıranlar, yorulduğunda yükünü paylaşanlar geride kalıyor. Böyle anlatılan hayatlar, insana tek başına güçlü olması gerektiğini düşündürebiliyor. Yardım istemek bazen eksiklik gibi geliyor; insan, bir başkasının yanı başında bile yalnızlaşabiliyor.

Ben sahalardan şunu bilirim: Golü bir kişi atar ama o topun oraya gelişinde birçok kişinin emeği vardır. Geride rakibi karşılayan, boşa kaçıp alan açan, doğru anda pası veren… Yalnızca golü atanı görürseniz oyunu eksik okursunuz.

Hayatı da öyle.

Bir insanın yeniden ayağa kalkışında bazen bir dostun telefonu, bir öğretmenin sabrı, bir komşunun açık kapısı vardır. Bu yüzden “Ben ne yapabilirim?” sorusunun yanına “Birlikte ne yapabiliriz?” sorusunu da koymak gerekir. Her yükü tek başına taşımaya kalkışan insan, bir süre sonra başkasının uzattığı eli bile göremez olur.

Kuşların yolculuğu bana bir de şunu düşündürüyor: İnsan hiçbir alışkanlığından vazgeçmeden başka bir hayata varabilir mi? Dinlemeyi öğrenmeden anlaşılmayı, incittiğini fark etmeden sevilmeyi, hiçbir sorumluluk almadan daha iyi bir düzeni ne kadar bekleyebilir?

Belki de beklediğimiz kuşun bir türlü gelmeyişine şaşırmadan önce, bu soruların önünde biraz durmalıyız.

Bu pazartesi, o kaldırıma yeniden dönelim. Orada durup fotoğraf çeken insan, yaptığı işle bir başkasına da örnek olabilir. Belki ertesi gün aynı sorunu yaşayanlar birlikte başvurur, birlikte takip ederler. Küçük bir şikâyet, ortak bir talebe dönüşür. Kimsenin tek başına kahraman olması gerekmez.

Cuma günü Hüdhüd’ün rehberliğinde kuşların arasına karışacak; yedi vadiden geçerken nelerden korktuklarını, nelerden vazgeçtiklerini ve Simurg’a uzanan yolculuğun derin anlamını anlatacağım.

O güne kadar şu soru bizimle kalsın: Kendi hayatımızda hangi aksaklığın yanından, her gün söylenerek geçiyoruz?

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X