Kendimce... Yazılar
Hicri Uluçay

CUMARTESİ YAZILARI BABAMIN KASASINDAKİ BEYAZ ZARFLAR

23 Ekim 2026 23:41
Çocukken babamın manifatura dükkânındaki kasada beyaz zarflar görürdüm. Hafta sonları dükkâna gider, onun verdiği küçük işleri yapardım. Bir çocuğun gözüne kumaşlar, müşteriler, alışveriş telaşı takılır elbette. Benim aklım ise dönüp dolaşıp o zarflara gidiyordu.

Bir gün dayanamadım, sordum. Babamın cevabı kısaydı:

“Onlar, müşterilerimizin emanet ettiği kefen paraları.”

Bazı cümlelerin anlamı, söylendiği gün tamamlanmaz. İnsan büyür, insanlar tanır, sözlerin tutulduğunu ve unutulduğunu görür; çocukken duyduğu bir cümle de onunla birlikte büyür. Babamın o birkaç kelimesini bugün, o gün anladığımdan çok daha derin anlıyorum.

Bugünün genç okuruna “kefen parası” sözü uzak gelebilir. Belediyelerin cenaze hizmetlerini düzenli biçimde yürüttüğü, pek çok hizmeti ücretsiz sunduğu bugünden bakınca, insanın kendi cenazesi için yıllar öncesinden para ayırmasını anlamak kolay değildir. Oysa benim çocukluğumda cenazenin hazırlığından defnine kadar yapılacak işleri, komşuların ve yakınların yardımıyla aileler üstlenirdi. Acının ortasında karşılanması gereken masraflar da vardı.

İnsanlar, öldüklerinde geride kalanlar dara düşmesin diye, kıt kanaat geçindikleri günlerde bile bir miktar parayı ayırır, ona “kefen parası” derlerdi. O para yalnızca birkaç metre bezin karşılığı değildi. Hayatı boyunca evladının geçimini düşünen insanın, kendi ölümünün masrafını da düşünmesiydi. Yaşarken kimseye yük olmamaya çalışmış, giderken de aynı inceliği sürdürmek istemişti.

Babamın kasasına bırakılan zarflarda işte bu düşünce vardı. İnsanlar, kullanıldığı günü göremeyecekleri paralarını ona emanet ediyorlardı. Geri dönüp hesabını soramayacakları bir emanetti bu.

Bir insana duyulabilecek güvenin büyüklüğünü anlatmak için daha uzun bir cümleye ihtiyaç var mı?

Aradan yıllar geçti. İnsanların kendilerini anlatma imkânları çoğaldı. Eskiden bir insanı tanımak için onunla aynı sofraya oturur, alışveriş eder, zor bir gün geçirirdiniz. Şimdi telefonun ekranında birkaç satır okuyoruz; herkes ilkeli, herkes vefalı, herkes dosdoğru. İnsan bazen merak ediyor: Madem hepimiz bu kadar güveniliriz, birbirimizden neden bu kadar kuşkulanıyoruz?

Üstelik güvenilir görünmenin usullerini, güvenilir olmanın zahmetinden daha çabuk öğreniyoruz. Güzel bir fotoğraf, etkileyici birkaç cümle, dürüstlük üzerine paylaşılmış bir söz… Kendimizi tanıtmak kolaylaştı. Fakat tanıtım bittiğinde geriye yine aynı eski soru kalıyor: Söylediğini yapıyor mu?

Çünkü güvenin asıl sınavı, insanın çıkarıyla verdiği söz karşı karşıya geldiğinde başlıyor. İşine geldiğinde sözünü tutmak pek güç sayılmaz. Mesele, tutmanın bir bedeli olduğunda o sözün arkasında kalabilmekte. Kimsenin görmediği yerde emanete dokunmamakta, duyulmayacağını bildiğin bir sırrı saklamakta, karşındaki hakkını arayamayacak durumdayken de hakkını gözetmekte.

Bunu yalnızca parayla ölçemeyiz. Bir dost derdini anlatırken itibarını da bize bırakır. Bir çocuk korkusunu açarken, incitilmeyeceğine inanır. Bir insan yanımızda kendisini savunmak zorunda hissetmiyorsa, bize güveniyordur. Emanet bazen bir zarfın içine sığar; bazen bir cümlenin arasına saklanır.

Elbette geçmişi bütünüyle temize çıkaracak değilim. Eskiden de sözünden dönen, emanete el uzatan, başkasının çaresizliğini fırsata çeviren vardı. Bugün de sessizce işini doğru yapan, kimsenin hakkına girmeyen, verdiği sözü unutmayan insanlar var. İyiliğin bir çağa, kötülüğün başka bir çağa ait olduğunu düşünmek bizi kolayca yanıltır. Benim özlediğim bir takvim yaprağı değil; insanın yanında duyulan o iç rahatlığı.

Hani birine bir şey bırakırsınız da dönüp dönüp kontrol etmezsiniz. Bir iş konuşursunuz, ardından “Acaba?” diye başlayan on cümle kurmazsınız. Bir sırrınızı söylersiniz, ertesi gün kimlerin duyduğunu düşünerek uyanmazsınız. Güvenilir insan, başkasının hayatından işte bu tedirginliği eksiltir.

Böyle insanların değeri çoğu zaman gösterişli değildir. Geldiklerinde herkes ayağa kalkmayabilir, adları büyük harflerle yazılmayabilir. Fakat zor bir iş çıktığında gözler onları arar. Bir anlaşmazlıkta fikirleri sorulur. Bir emanet bırakılacaksa kapıları çalınır. İnsan bazen gerçek itibarın ne olduğunu, kimin alkışlandığına değil, kime anahtar bırakıldığına bakınca anlıyor.

Güvenilir olmak, hiç yanılmamak da değildir. İnsan unutur, yanlış hesaplar, yetişemez. Ancak hatasını başkasının sırtına yüklemez; yapamayacağını anladığında haber verir, verdiği zararı gidermeye çalışır. Her şeye “hallederiz” diyen birinin yanında duyduğumuz kaygıyı, gerektiğinde “Bunu yapamam” diyebilen birinin yanında duymayız. Dürüst bir sınır, bazen büyük bir vaatten daha çok güven verir.

Bunca yıl sonra babamın dükkânını düşündüğümde, o kasadaki paraların miktarı aklıma gelmiyor. Zaten bilmiyordum. Ama zarfları hatırlıyorum. Çocuk aklımla merak ettiğim o beyaz zarfların, büyüdükçe bana insanın değerini ölçmeyi öğrettiğini görüyorum.

Şimdi kendime de aynı soruyu soruyorum: Bir insan, en çaresiz gününde bana gönül rahatlığıyla bir şey emanet edebilir mi? Ardından gözünü kapatıp dinlenebilir mi? Hayatta kazandıklarımızın arasına bu sorunun cevabını da koymak gerek.

Babamın kasasında para vardı. Ama o beyaz zarflarda, insanların babama duyduğu güven saklanıyordu.

Yıllar sonra bana kalan da o güvenin nasıl kazanılacağına dair bir ömürlük dersti.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X