Kendimce... Yazılar
Hicri Uluçay

TAŞ YİNE DÜŞTÜ. ADAM YİNE İNDİ.

09 Ekim 2026 15:17
Ölüm, Sisifos’u almaya geldiğinde başına geleceklerden habersizdi.

Karşısındaki, Korinthos Kralı’ydı. Kurnazlığıyla ün salmış, kolay kolay kimseye pabuç bırakmayan bir adam. Sarayı vardı, serveti vardı, buyruğunu dinleyenleri vardı. Üstelik yaşamaya doyamamıştı. Şimdi bütün bunları bırakıp gidecek miydi?

Sisifos, ölümün elindeki zincire baktı. Korkusunu belli etmeden yaklaştı. Zincirin nasıl bağlandığını öğrenmek istiyormuş gibi davrandı. Bir fırsatını bulunca da kendisini almaya gelen ölümü o zincirle bağladı.

Eski Yunanların anlattığına göre, o günden sonra yeryüzünde kimse ölmedi.

Ölüm kurtulmaya çalışıyor, Sisifos ise kazandığı zamana seviniyordu. Bir süre böyle geçti. Sonunda savaş tanrısı Ares gelip ölümü serbest bıraktı, kralı da yakalayıp ona teslim etti.

Sisifos bu kez kurtulamayacağını anlamıştı. Ama aklında bir oyun daha vardı. Götürülmeden önce karısına, öldüğünde cenaze törenlerini yapmamasını söyledi.

Karısı sözünü tuttu. Hiçbir şey yapmadı.

Sisifos ölüler ülkesine varır varmaz şikâyete başladı. Karısı kendisine karşı son görevini bile yerine getirmemişti. Böyle vefasızlık olur muydu? Yeryüzüne dönmesine izin verilirse onunla konuşacak, yapılması gerekenleri yaptırıp geri gelecekti.

Kendi tembihini yerine getiren kadından öyle bir yakınıyordu ki duyan, başına gelenlere acırdı.

Sonunda izin aldı. Yeniden yeryüzüne çıktı.

Güneşi gördü. Denizi gördü. Rüzgâr yüzüne vurdu. Sokaktan geçen insanların sesini duydu. Yaşarken pek de önemsemediği şeyler, şimdi öylesine güzeldi ki… Bir tas su içmek, gölgede oturmak, akşamın serinliğini beklemek bile yetiyordu insana.

Geri dönecekti elbette. Öyle söz vermişti.

Ama bugün olmazdı.

Ertesi gün de olmadı. Sisifos, ölüler ülkesine dönmeyi aklından bile geçirmiyordu. Çağrılara kulak asmadı. Günler birbirini kovaladı. O, yaşamaya devam etti.

Sonunda Hermes gelip onu zorla götürdü. Bu defa ne anlattıkları işe yaradı ne de verdiği sözler.

Sisifos’un cezasına ilişkin farklı anlatılar vardır. Kimi tanrıların sırlarını insanlara söylediğini anlatır, kimi başka kötülüklerinden söz eder. Zaten Sisifos’u masum bir adam saymak da güçtür. Fakat hikâyenin herkesçe bilinen yanı, ona verilen cezadır.

Kocaman bir kayayı iterek dağın tepesine çıkaracaktı. Kaya tam tepeye varacakken aşağı yuvarlanacaktı. Sisifos da aşağı inip aynı kayayı yeniden yukarı itecekti. Bu, sonsuza kadar sürecekti. Ne işi bitecek ne cezası sona erecekti.

Sisifos dağın eteğindeki kayaya baktı. Bu kez karşısında kandırabileceği kimse yoktu. Ne dil dökmesi işe yarayacaktı ne de kurnazlığı.

Eğildi, ellerini taşa dayadı. İtti. Kaya yerinden oynamadı.

Ayaklarını yere daha sağlam bastı. Omzunu verdi, bütün gücüyle yüklendi. Kaya hafifçe kıpırdadı. Altındaki çakıllar ezildi. Biraz ilerledi. Sisifos durup soluklandı, sonra yeniden itti.

Yokuş dikti. Ayakları kayıyor, dizleri bükülüyordu. Bazen omzuyla, bazen sırtıyla dayanıyordu kayaya. Ter gözlerine doluyordu. Ellerini çekse taş geri kaçacaktı; alnını silecek hâli bile yoktu.

Bir süre sonra tepeyi gördü.

Az kalmıştı. Şu son çıkıntıyı da aşabilse… Gücünü topladı. Dişlerini sıktı. Kaya biraz daha yükseldi.

Tam o sırada geriye kaymaya başladı.

Sisifos engel olamadı. Taş ellerinin arasından kurtuldu, hızlanarak aşağı yuvarlandı. Önüne gelen çakılları sürükledi, toprağı kaldırdı. Gürültüsü dağda yankılandı. Adamın binbir güçlükle çıktığı yokuşu birkaç anda iniverdi.

Sisifos tepede kaldı.

Aşağıya baktı. Toz duman yavaş yavaş dağılıyordu. Kaya, ilk bulunduğu yere dönmüştü. Onca çaba boşa gitmişti.

Bir süre öylece durdu. Sonra aşağı inmeye başladı.

Bu kez elleri boştu. Biraz önce güçlükle geçtiği yerlerden ağır ağır yürüdü. Kayanın yanına varınca soluklandı. Eğildi. Ellerini yeniden taşa dayadı.

Yine yukarı itti. Kaya yine aşağı yuvarlandı.

Bir daha. Bir daha…

Akşam olsa paydos edemeyecekti. Yoruldum dese yerine başkası geçmeyecekti. Cezasının kaç günü kaldığını da sayamazdı. Çünkü bu işin sonu yoktu.

Üstelik Sisifos, her seferinde ne olacağını biliyordu. Kayayı yukarı iterken biraz sonra geri yuvarlanacağını, yeniden aşağı inmek zorunda kalacağını biliyordu. Cezasının belki de en ağır yanı buydu.

Yüzyıllar sonra Albert Camus, bu hikâyeyi düşünürken Sisifos’un dağdan inişine dikkat çekti. Adam o sırada kayayı itmiyor, yaşadıklarını düşünüyordu. Başına gelenlerin farkındaydı. Camus’ye göre, cezasını değiştiremese de ona bütünüyle boyun eğmeyebilirdi. Sisifos’u mutlu tasarlamak gerektiğini söylerken de bu düşünceden yola çıkıyordu.

Ben doğrusu o yorgun adamı hemen mutlu sayamıyorum. Ama hikâyesini okurken kendi hayatımızı düşünmeden de edemiyorum.

Bir işi bitiriyoruz, öteki başlıyor. Bir borcu ödüyoruz, başka bir masraf çıkıyor. Bazen akşam oturduğumuz yerde, “Bunca uğraştım, yine aynı yerdeyim” diyoruz. Sisifos’un yokuşu o an pek de yabancı gelmiyor.

Yine de aramızda önemli bir fark var. Biz birbirimize yardım edebiliriz. Yükümüzü paylaşabilir, uğradığımız haksızlığa karşı çıkabiliriz. Her güçlüğe kader deyip katlanmak zorunda değiliz. Birinin ne kadar dayanıklı olduğunu överken, neden bunca işi tek başına yapmak zorunda kaldığını da düşünmeliyiz.

Bir de hayatı sürekli ertelemek var. Şu işler bitsin, borçlar kapansın, ortalık biraz düzelsin… Sonra rahat edeceğiz, dostlarımızı göreceğiz, sevdiklerimize vakit ayıracağız.

Oysa işler bitmeden de bir çay içilir. Bir arkadaş aranır. Bir çocuğun anlattıkları dinlenir. Bunlar için bütün dertlerin sona ermesini beklersek daha çok bekleriz.

Hikâyenin sonuna ben de küçük bir sahne eklemek istiyorum. Sisifos yine dağdan iniyor. Yorulmuş, elleri acıyor. Bir yerde durup soluklanıyor. Aşağıda kaya onu bekliyor.

Bu kez gözünü kayadan ayırıp başını kaldırıyor.

Dağ aynı dağ. Taş aynı taş.

Ama gökyüzü, kayanın kapladığı yerden daha büyük.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X