Önce Biz Birleşsek? Önce Biz Birleşsek?

14 Ekim 2026 08:13
Siyasette bazı kelimeleri çok seviyoruz. Birlik, beraberlik, dayanışma… Son zamanlarda bunların yanına bir de “birleşmek” eklendi.

Farklı düşünenler birleşsin. Farklı toplumsal kesimler birleşsin. Kürt demokrat, Laz demokrat, Çerkez demokrat, muhafazakâr demokrat, milliyetçi demokrat… Farklılıklarımızı bir kenara bırakmadan aynı hedefte buluşalım.

Güzel.

Hatta çok güzel.

Ama benim aklıma bir soru takılıyor:

Biz önce kendi aramızda birleşebiliyor muyuz?

Çünkü ülkeyi birleştirmek oldukça büyük bir hedef. Belki işe biraz daha yakından başlamak gerekir. İl örgütünden, ilçe örgütünden, mahalleden… Hatta bazen oturduğumuz çay masasından.

Bakıyorum, herkesin kendine göre bir çevresi var. Bir grubun yıllardır süren arkadaşlığı, diğerinin hemşehrilik bağı var. Kadınların kendi aralarında oluşturduğu çevreler var. Birlikte çay içiliyor, yemeğe gidiliyor, altın günleri yapılıyor. Birileri zaten yıllardır birbirini tanıyor.

Bunda yanlış olan ne var?

Hiçbir şey.

İnsanların arkadaş olması, birbirini sevmesi, birlikte vakit geçirmek istemesi kadar doğal bir şey olamaz. Zaten partiye üye olduk diye arkadaşlarımızı kura çekerek belirleyecek hâlimiz yok.

Mesele arkadaşlık değil.

Mesele, bu arkadaşlıkların zamanla görünmez duvarlara dönüşmesi.

Çünkü herkes kendi küçük çevresinde yaşamaya başlayınca geriye birileri kalıyor.

Ortada kalanlar.

Hiçbir grubun insanı olmayanlar. Kimsenin eski arkadaşı olmayanlar. Hemşehri grubuna dâhil olmayanlar. Son seçimde oluşmuş ekiplerden hiçbirinin içinde bulunmayanlar. Bir de partiye daha yeni gelenler…

Asıl benim merak ettiğim onlar.

İnsan partiye üye olurken yanında ikinci bir form doldurmuyor sonuçta:

“Lütfen dâhil olmak istediğiniz grubu işaretleyiniz.”

Öyle bir form yok.

İnsan bir gruba değil, partiye üye oluyor.

Bir de seçimlerden kalan taraflar var. Parti içi seçim yapılmış, birkaç aday yarışmış. Birisi bir adayı desteklemiş, diğeri ötekini. Bundan daha doğal ne olabilir? Herkes aynı kişiyi destekleyecekse sandığı niye koyduk?

Sonra seçim bitiyor. Başkan seçiliyor. Sandık kaldırılıyor.

Ama bazen bir bakıyorsunuz, sandık gitmiş, taraflar kalmış.

“Sen onu desteklemiştin.”

“O bunların yanındaydı.”

“Bu bizim adaydaydı.”

İyi de seçim bitti.

Dün farklı adayları desteklememiz, bugün farklı partilerin üyeleri olduğumuz anlamına gelmiyor.

Hemşehrilik meselesi de başka bir konu. İnsan memleketini sever. Hemşehrisini görünce sevinir, sohbet eder, ortak tanıdıklar çıkar. Ne güzel.

Ama “Nerelisin?” sorusu bir süre sonra “Ne yapabilirsin?” sorusunun önüne geçiyorsa orada biraz düşünmek gerekir.

Aynı memleketten olmak güzel bir sohbet başlangıcıdır.

Liyakatin belgesi değildir.

Ben özellikle yeni üyeleri ve bugüne kadar hiçbir çevrenin içine karışmamış eski üyeleri düşünüyorum.

Onları gerçekten aramıza almak istiyor muyuz?

İstiyorsak bunun çok zor bir yolu yok aslında.

Bir çay.

Bir kahve.

Bir saat.

Sen yeni üyeyi ya da yıllardır aynı partide olduğun hâlde bugüne kadar birlikte çay içmeyi bırak, bir bardak su bile içmediğin bir üyeyi yanına çekmek istiyorsan önce onu davet edeceksin.

“Gel, bir çay içelim.”

Bu kadar.

Günün bir saatini yeni bir üyeyle ya da bugüne kadar aranıza hiç karışmamış bir üyeyle geçirmeye gerçekten tahammül edemiyor musunuz?

Belki de tahmin ettiğiniz gibi biri değildir.

Belki son derece matrak biridir. Belki çok duygusaldır. Belki sizinle aynı takımı tutuyordur. Belki aynı şarkıyı seviyordur. Belki aynı şeye sinirleniyor, aynı şeye üzülüyorsunuzdur. Belki bir saat sonra “Biz bugüne kadar niye hiç konuşmamışız?” diyeceksiniz.

Nereden bileceksiniz?

İletişim kurmadan insan tanınmıyor sevgili eski üyeler.

Hele başkalarının anlattıklarıyla hiç tanınmıyor.

Birisi hakkında bir şey duymuş olabilirsiniz. Bir başkası onu sevmiyor olabilir. Geçmişte sizin desteklemediğiniz bir adayı desteklemiş olabilir. Bir gün birisiyle tartışmış, yanlış bir cümle kurmuş, birilerini kızdırmış da olabilir.

Eee?

Hangimizin geçmişinde yanlış anlaşılmış bir cümle, kötü geçirilmiş bir gün ya da kırgın olduğumuz bir insan yok?

O nedenle kaçmayın.

Karşınızda vebalı biri yok.

Bir sandalye çekin. Çayı söyleyin. Bir saat konuşun.

Sonra kararınızı kendiniz verin.

Çünkü bir insan hakkında başkasından duyduklarınız, size o insanı değil, başkasının o insan hakkındaki fikrini anlatır.

Tanımadan nasıl karar vereceksiniz?

Hele bir de yöneticiysen sevgili eski üye…

Ah ahh…

O zaman iş biraz değişiyor.

Sıradan bir üye “Ben arkadaşlarımla otururum” diyebilir. Buna kim ne diyebilir?

Ama yöneticiysen yalnızca arkadaşlarının yöneticisi değilsin.

Seni destekleyenin de desteklemeyenin de, hemşehrinin de başka şehirden gelenin de, yıllardır tanıdığının da partiye daha dün üye olanın da yöneticisisin.

Hatta belki en fazla gidip konuşman gereken kişi, senin çevrende olmayan kişidir.

Zaten her gün aynı insanlarla oturuyorsun.

Bir gün de başka birinin yanına otur.

Hep konuştuğun beş kişi yerine altıncı kişiyi çağır.

“Sen ne düşünüyorsun?” diye sor.

Belki şaşıracaksın.

Belki hiç anlaşamayacaksınız.

O da mümkün.

Ama en azından birbirinizi başkalarının anlattığı kadarıyla değil, kendiniz tanımış olacaksınız.

Herkesin size gelmesini beklemeyin. Bazen siz de birilerine gidin.

Çünkü “Kapımız herkese açık” güzel bir cümle.

Ama bazen kapının açık olması yetmez. İçeriden birinin “Gel, otur” demesi gerekir.

Bir de kadınlar var.

Bu konuda kadın üyelere, özellikle kadın kollarına belki biraz daha fazla iş düşüyor.

Çünkü seçim zamanı geldiğinde kapı kapı dolaşan, ev ziyaretlerine giden, seçmenle yüz yüze temas kuran, çayını içen, derdini dinleyen üyelerin önemli bir bölümünün kadınlar olduğunu görüyoruz.

Demek ki kadınlar hiç tanımadıkları bir insanın kapısını çalmayı, içeri girip oturmayı, sohbet etmeyi gayet iyi biliyor.

Madem seçim zamanı hiç tanımadığımız bir seçmenin kapısını çalıp onunla çay içebiliyoruz, aynı partinin içinde bugüne kadar hiç oturup konuşmadığımız bir üyeye “Gel, bir çay da birlikte içelim” demek neden bu kadar zor olsun?

Kadın kollarının yaptığı buluşmalar da bunun için güzel bir fırsat olabilir.

Ama hep aynı beş kişi bir araya geliyorsa altıncı buluşmanın ilk beşinden çok da farkı kalmıyor.

Bir gün de o masada hiç oturmamış altıncı kadını çağırın.

Yeni gelmiş olabilir. Sessiz olabilir. Kimseyi tanımıyor olabilir. Bugüne kadar hiçbir çevrenin içine girmemiş olabilir.

Bir telefon yeter:

“Biz çay içiyoruz, sen de gelsene.”

Bazen bir insanın kendisini bir yere ait hissetmeye başlaması gerçekten bu kadar küçük bir cümleyle olur.

Erkek üyeler ne yapacak?

Onlar da maça gitsinler.

Zaten parti içinde de bir maç var.

Ama orada da hep aynı beş kişi birbirine pas vermesin mümkünse.

Biraz da yedek kulübesine bakın.

Belki oyuna hiç sokmadığınız çok iyi oyuncular vardır.

Hele yöneticiyseniz, takım yalnızca sürekli sahaya sürdüğünüz isimlerden ibaret değildir. Kenarda oturanı da tanımak gerekir. Ne yapabildiğini, neye hevesli olduğunu, neden sessiz kaldığını bilmek gerekir.

Çünkü bazen insan sessiz olduğu için kenarda kalmaz.

Kenarda bırakıldığı için sessizleşir.

Sonra üye sayılarına bakıyoruz.

“Şu kadar yeni üye geldi.”

Güzel.

Peki sonra?

Kaçı kaldı?

Daha doğrusu kaçı gerçekten orada kaldı?

Çünkü üye kaybetmenin tek yolu istifa dilekçesi değildir. İnsan üyeliğini sürdürür ama toplantıya gelmez. Gelir ama konuşmaz. Sahaya çıkmaz. Bir şey yapmak istemez. Zamanla heyecanını kaybeder.

Adı listede durur.

Ama kendisi çoktan uzaklaşmıştır.

Bir insanı partiye üye yapmakla onu partinin parçası hâline getirmek aynı şey değil.

Belki de bütün mesele dönüp dolaşıp buraya geliyor.

Dışarıya “Hep birlikte” diyoruz.

Peki içeride?

Aynı ilçede farklı adayları desteklemiş iki insanı seçimden sonra yeniden yan yana getirebiliyor muyuz?

Hemşehrimiz olmayanı da bizden sayabiliyor muyuz?

Yeni gelenin elinden tutabiliyor muyuz?

Hiçbir grubun insanı olmayan insana da yer açabiliyor muyuz?

Yoksa söylemimiz büyürken çevrelerimiz küçülüyor mu?

Kimse arkadaşlığından vazgeçsin demiyorum.

Kimse çayını, kahvesini, altın gününü bıraksın da demiyorum.

Sadece şunu söylüyorum:

Masaya bir sandalye daha çekin.

Belki bütün mesele bu kadar basit.

Bir sandalye.

Bir bardak çay.

Bir saat sohbet.

Ve birbirimizi başkalarından değil, birbirimizden tanımak.

Türkiye'yi birleştirmek büyük hedef.

Ama büyük hedeflerin küçük provaları vardır.

Bazen il binasında yapılır, bazen ilçe binasında, bazen mahallede.

Bazen de bir bardak çayın başında.

Çünkü “hep birlikte” demek kolay.

Asıl mesele, o “hep” kelimesinin içine gerçekten herkesi sığdırabilmek.

O yüzden insanın aklına ister istemez geliyor:

Önce biz birleşsek?

 

YORUMLAR
  • Toplam 1 yorum
Arif AYTEKİN 18:29 - 14 Ekim 2026

Kalemine sağlık hemşehrim, bunu parti okuluna gönder de ders olarak okusunlar.

0 Beğenmedim

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X