O Ertesi Sabah Geldi O Ertesi Sabah Geldi
“Sandık kapandığında yalnızca biri başkan olacak; ama ertesi sabah hepsi yine aynı partinin üyesi olacak.”
Sandık kapandı.
Oylar sayıldı.
Başkanlar belli oldu.
Ve o ertesi sabah geldi.
Şimdi seçim yapmaktan belki de daha zor bir iş var önümüzde: Seçimi gerçekten bitirebilmek.
Çünkü sandığı kaldırmak kolay. Masalar toplanıyor, oylar sayılıyor, sonuç açıklanıyor. Kazanan tebrikleri kabul ediyor, fotoğraflar çekiliyor, sosyal medyada birlik ve beraberlik mesajları paylaşılıyor.
Peki sonra?
Dün başka bir adayı destekleyenler bugün hâlâ “karşı taraf” mı?
Başka bir adayın fotoğrafını paylaşanlar hâlâ başka bir safta mı?
Seçim sırasında kim kimin yanında durmuş, kim kimin paylaşımını beğenmiş, kim kime başarı dilemiş…
Bunların hesabı tutulmaya devam mı edilecek?
Umarım devam edilmez.
Geçen yazıda bir beğeniden siyasi saf çıkarmaya çalışmanın ne kadar yorucu olduğundan söz etmiştim.
Seçim de bittiğine göre artık beğeni defterlerini kapatabiliriz herhalde.
Çünkü bundan sonra sorulması gereken soru “Kim kimi destekledi?” değil “Şimdi birlikte ne yapacağız?” sorusu.
Adaylık bitti, başkanlık başladı
Seçim döneminde adayların ekipleri olur. Onları destekleyenler, yanlarında çalışanlar, sosyal medyada paylaşımlarını yapanlar, toplantılarına katılanlar vardır.
Bunda garip bir şey yok. Seçim dediğimiz şey zaten tercih yapmak demek.
Ama sonuç açıklandığı anda önemli bir değişiklik oluyor.
Dün bir grubun desteklediği aday, bugün örgütün başkanı oluyor.
İki kelime arasındaki fark küçük görünebilir ama sorumluluk açısından oldukça büyük.
Çünkü adayken insan doğal olarak kendisini destekleyenlerle birlikte hareket eder.
Başkan olduğunda ise artık yalnızca onların başkanı değildir. Kendisine oy vermeyenlerin de başkanıdır.
Başka bir adayı destekleyenlerin de, seçim sürecinde kendisini eleştirenlerin de, belki kendisine hiç sempati duymayanların bile.
Zaten kolay olan, sizi destekleyen insanlarla birlikte çalışmak.
Asıl mesele başka bir tercihte bulunan insana da: “Burası hâlâ senin örgütün.” diyebilmek.
Örgüt kimden oluşur?
Belki seçimlerden sonra yeniden sormamız gereken soru bu.
Örgüt kimdir?
Başkan mı?
Yönetim kurulu mu?
Seçimi kazanan ekip mi?
Başkanın çevresindeki insanlar mı?
Bir siyasi örgüt bunların toplamından daha büyük bir şey olmalı.
Toplantıda alkışlayan da örgütün parçası, “Ben buna katılmıyorum” diyen de, seçimde kazanan adayı destekleyen de, başka bir aday için çalışan da, her toplantıya gelen de, bir süredir kırgın olduğu için kapıdan içeri girmeyen de ….
Bazen bir örgüte aidiyet, o kapıdan ne kadar sık girdiğinizle değil, neden artık girmediğinizle de ilgilidir.
Hatta belki yapılması gereken ilk işlerden biri, o kapıdan bir süredir girmeyenlerin neden gelmediğini merak etmektir.
Sonra da mümkünse gönlünü kazanıp yeniden o kapıdan içeri davet etmektir.
Çünkü uzaklaşan herkesin derdi kişisel olmayabilir.
Belki yönetime ilişkin farklı bir fikri vardır, belki örgütlenmenin başka türlü yapılabileceğini düşünüyordur, belki söylemiş ama dinlenmediğini hissetmiştir, belki de sadece kendisine bir kez olsun “Sen ne düşünüyorsun?” diye sorulmasını bekliyordur.
Bir örgütü büyütmek yalnızca yeni insanları içeri almakla değil, uzaklaşan insanların neden uzaklaştığını anlayabilmekle de mümkün. Çünkü örgüt yönetmek yalnızca yanınızdakilerle yürümek değildir. Arada bir arkaya dönüp geride kalan var mı diye bakmaktır.
Herkes aynı fikirdeyse...
İletişim açısından da mesele burada başlıyor. İyi iletişim herkesin aynı şeyi söylemesi değildir.
Herkesin konuşabilmesidir. Bir insanın eleştirmesi, karşı tarafa geçtiği anlamına gelmez. Bir karara itiraz etmesi de örgüte zarar vermek istediğini göstermez.
Bazen insanlar tam tersine, önemsedikleri için itiraz ederler. Asıl tehlike eleştiri değil, insanların artık konuşmaya değmeyeceğini düşünmeye başlaması.
Çünkü bir örgütte herkes bir anda aynı fikirde olmaya başladıysa iki ihtimal vardır:
Ya gerçekten büyük bir mucize gerçekleşmiştir… Ya da bazıları artık konuşmuyordur.
İkinci ihtimali de yabana atmamak lazım.
Kazanmak da var, kaybetmek de
Elbette bütün sorumluluğu seçimi kazananlara yüklemek de doğru olmaz. Demokrasi yalnızca kazanmayı bilmek değil. Kaybetmeyi bilmek de onun parçasıdır.
Desteklediğiniz aday seçilmedi diye örgütten uzaklaşmak, çalışmayı bırakmak ya da yeni yönetime daha ilk günden “Bakalım ne zaman hata yapacaklar?” diye bakmak da pek sağlıklı bir başlangıç sayılmaz.
Dün yarıştığınız insan bugün başkan olmuş olabilir. Bu, düşüncelerinizden vazgeçmeniz gerektiği anlamına gelmez.
Eleştiri devam eder, fikir ayrılıkları devam eder, tartışmalar da devam eder.
Zaten etsin.
Mesele tartışmamak değil ki. Mesele, tartıştıktan sonra aynı masada oturmaya devam edebilmek.
Başkanlık biraz da gönül işi
Şimdi yeni seçilen başkanların önünde uzun bir dönem var. Siyasette bugünden sonra kurulacak her ilişki, kazanılacak ya da kaybedilecek her insan, yarının siyasal tablosunun da bir parçası olacak.
Türkiye’de son milletvekili genel seçimi 2023’te, son mahallî idareler genel seçimi ise 2024’te yapıldı. Mevcut düzenlemelerde milletvekili ve mahallî idare seçimleri beş yıllık dönemlere bağlanmış durumda.
Yani bugünün il ve ilçe başkanlarının önünde yalnızca örgüt içindeki günlük işleri yürütmek yok.
Örgütlenmek var, sahaya çıkmak var, yeni insanlara ulaşmak var, gençleri siyasetin içine katmak var,kırılanı yeniden kazanmak var.
Ve elbette bütün bunları yaparken farklı düşünen insanları aynı amaç etrafında tutabilmek var.
Kolay bir iş değil.
O hâlde buradan, hangi ilin ya da ilçenin başkanı olursa olsun, seçilen bütün başkanlara küçük bir hatırlatma bırakalım. Şeyh Edebali’ye atfedilen o meşhur nasihatte ne deniyordu?
“Ey Başkan!
Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı, Allah Teâlâ yardımcın olsun.
Başkansın artık…
Bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül almak sana... Suçlamak bize; katlanmak sana... Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana... Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana... Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana... Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana... Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana...”
Aradan yüzyıllar geçmiş. Makamların adı değişmiş, siyaset değişmiş, iletişim araçları değişmiş. Ama yöneticiliğin bazı yükleri pek değişmemiş galiba.
Öfkelenmek kolay, gücenmek kolay, kendinizden olmayanı uzağa koymak daha da kolay …
Zor olan gönül almak, zor olan dinlemek, zor olan dün başka adayı destekleyenin kapısını bugün çalabilmek, zor olan eleştireni “karşı taraf” diye işaretlemek yerine ne söylediğini anlamaya çalışmak, zor olan bölmek değil, bütünlemek.
Başkan seçilmek sandıkta olur. Bütün örgütün başkanı olmak ise ertesi sabah başlar.
Kendi örgütümüzün başkanının da bunları çok iyi bildiğine ve yeni dönemde bu anlayışla hareket edeceğine inanıyorum. Son sözü yine Şeyh Edebali’ye atfedilen bir söz söylesin:
“Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez…”
- Toplam 2 yorum
Hayati 21:38 - 28 Eylül 2026
İlker Özben 18:45 - 28 Eylül 2026
Ders niteliğinde mükemmel bir yazı.Okuması ve gerekli çıkaŕımların yapılması özellikle yeni partililer tarafından görev kabul edilmelidir diye düşünüyorum.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- 103 Yıl Sonra Aynaya Bakmak 29 Ekim 2026 Perşembe
- Eleştiriyi Yönetmek 26 Ekim 2026 Pazartesi
- Önce Biz Birleşsek? 14 Ekim 2026 Çarşamba
- Gönül Yıkılır 03 Ekim 2026 Cumartesi
- Tek Amaç 25 Eylül 2026 Cuma
- Peki Yeni Bir “Biz” Oluştu mu? 22 Eylül 2026 Salı
- Ömür Törpüleri, Huzur Kemirgenleri ve Duygu Korsanları 04 Eylül 2026 Cuma
- ZÜBÜK 5G 27 Ağustos 2026 Perşembe
- Oyu Var Gönlü Yok 20 Ağustos 2026 Perşembe
- Kriz Konuşmaz, İletişim Konuşur 07 Ağustos 2026 Cuma