103 Yıl Sonra Aynaya Bakmak 103 Yıl Sonra Aynaya Bakmak

29 Ekim 2026 00:20
Bugün 29 Ekim. Cumhuriyet 103 yaşında.

Dile kolay.

Bir asrı devirmiş, ikinci asrının üçüncü yılına gelmiş bir Cumhuriyet'ten söz ediyoruz.

Yine bayraklarımızı asacağız. Marşlarımızı söyleyeceğiz. Atatürk'ün fotoğraflarını paylaşacağız. Sosyal medya kırmızı beyaza boyanacak.

“Cumhuriyetimizin 103. yılı kutlu olsun” diyeceğiz. Elbette diyeceğiz.

Ama ben bu 29 Ekim'de biraz başka bir yerden bakmak istiyorum.

Hep Cumhuriyet'in bize bıraktıklarını anlatıyoruz.

Haklıyız da.

Peki hiç tersini soruyor muyuz?

Biz Cumhuriyet'e ne bırakıyoruz?

103 yılın sonunda nasıl bir Cumhuriyet teslim ediyoruz bizden sonraki kuşağa?

İşte bu sorunun cevabı biraz can sıkıyor.

Cumhuriyet'in 103. yılına bir fon krizini tartışarak giriyoruz.

Yüz binlerce insanın parasını, sermaye piyasalarının nasıl denetlendiğini, kimin neyi ne zaman bildiğini, kamunun sorumluluğunu, siyasi ve bürokratik bağlantı iddialarını konuşuyoruz.

Meclis'te araştırılsın mı, araştırılmasın mı diye tartışıyoruz.

Kim sorumlu?

Kim denetledi?

Kim denetlemedi?

Zarar nasıl karşılanacak?

Kim hesap verecek?

Aslında bütün bu soruların altında Cumhuriyet'in en temel meselelerinden biri yatıyor: Devlet kimin için var?

Çünkü Cumhuriyet yalnızca sandık demek değil. Cumhuriyet aynı zamanda kurum demek, hukuk demek, denetim demek, şeffaflık demek, hesap verebilirlik demek, vatandaşın devlete güvenebilmesi demek.

Bir yurttaş yıllarca çalışıp kazandığı parasını bir sisteme emanet ettiğinde, o sistemin kurallarının işleyeceğine inanmak ister.

Bir sorun çıktığında da: “Kim ödeyecek?” sorusundan önce: “Bu nasıl oldu?” sorusunun cevabını bilmek ister.

Çünkü Cumhuriyet'te yurttaş yalnızca vergi veren, oy kullanan ve sonra kenara çekilen insan değil.

Cumhuriyet’te yurttaş devlete soru sorabilen insandır ve devlet de o soruya cevap vermek zorundadır. 103. Yılda Cumhuriyet'e bırakacağımız mirasın içinde bunun cevabı da olacak.

Bir de Cumhuriyet'in siyasi tarafına bakalım.

Atatürk'e atfedilen çok bilinen bir söz var: “Benim iki büyük eserim vardır; biri Türkiye Cumhuriyeti, diğeri Cumhuriyet Halk Partisi'dir.”

Ne garip değil mi? Cumhuriyet 103 yaşında.

Atatürk'ün “iki büyük eserim” dediği yapılardan biri Cumhuriyet, diğeri CHP.

Bugün bir tarafta Cumhuriyet'in 103. yaşını kutlamaya hazırlanırken diğer tarafta CHP'nin kendi içindeki ayrışmayı, bölünmeyi, kopuşları ve birbirine giderek uzaklaşan siyasi hatları konuşuyoruz.

Belki tam da 29 Ekim'de bunu düşünmek gerekiyor.

Çünkü bir siyasi parti yalnızca tabelasıyla yaşamıyor.Tarihsel miras da yalnızca duvara asılan fotoğraflarla korunmuyor.Miras dediğiniz şey biraz da onu nasıl taşıdığınızla ilgili.

Atatürk'ün fotoğrafını asmak kolay. Altına güzel bir sözünü yazmak da.

Zor olan, o sözün yükünü taşımak.

Eğer “iki büyük eser” diyorsak, ikisine karşı da sorumluluğumuz var.

Cumhuriyet'i demokrasiyle güçlendirmek, partiyi demokratik kültürle yaşatmak, farklı düşüneni düşmanlaştırmamak, eleştireni hain ilan etmemek, kaybedeni dışlamamak, kazananı kutsamamak.

İnsanları “bizden” ve “onlardan” diye ayıra ayıra sonunda elimizde küçücük bir “biz” bırakmamak.

Çünkü Cumhuriyet'in ruhunda yurttaş vardır, demokrasinin ruhunda ise farklılık.

Herkes sizin gibi düşünüyorsa orada demokrasiye zaten pek ihtiyaç yoktur.

Demokrasi, sizin gibi düşünmeyen insanla ne yaptığınız yerde başlar.

Belki Cumhuriyet'in 103. yılında asıl muhasebeyi burada yapmalıyız.

Biz Cumhuriyet'i ne kadar ileri taşıdık?

Kurumlarımızı ne kadar güçlendirdik?

Hukuka güveni ne kadar artırdık?

Siyaseti ne kadar şeffaflaştırdık?

Gençlere nasıl bir gelecek bıraktık?

Kadınların eşit yurttaşlığını ne kadar ileri götürdük?

Bilimi ne kadar önemsedik?

Birbirimizle konuşmayı ne kadar başarabildik?

Ve en önemlisi: Cumhuriyet'i yalnızca sevdik mi, yoksa onu iyi yönetebildik mi?

Çünkü sevmek başka şey,sorumluluğunu taşımak başka.

29 Ekim geldiğinde hep geçmişe bakıyoruz.

1923'e, Ankara'ya,

Meclis'e,

Mustafa Kemal'e,

O geceye,

O büyük heyecana …

Bakmalıyız da …

Ama Cumhuriyet yalnızca arkamızda değil, önümüzde de duruyor.

Çünkü 1923'ün insanları kendi görevlerini yaptı. Cumhuriyet'i kurdular.

Şimdi 2026'dayız.

 Artık soru onlara değil, bize soruluyor.

Siz ne yaptınız?

Sahi biz ne yaptık?

103 yıl sonra hâlâ kurumların güvenilirliğini tartışıyorsak…

Yüz binlerce insanı ilgilendiren bir fon krizinde denetimin nerede başladığını, sorumluluğun nerede bittiğini konuşuyorsak…

Siyasi partilerimiz kendi içindeki farklılıklarla birlikte yaşamakta zorlanıyorsa…

Birbirimizi ikna etmek yerine birbirimizi tasfiye etmeye çalışıyorsak…

Cumhuriyet'in bize bıraktıkları kadar bizim Cumhuriyet'e bıraktıklarımızı da konuşmanın zamanı gelmiş demektir.

Ama bütün bunları söylemek Cumhuriyet'ten umudu kesmek değildir.

Tam tersine…

Cumhuriyet'e inanmak, onun eksiklerini konuşabilmektir.

Çünkü insan değer vermediği bir şeyi daha iyi hâle getirmeye uğraşmaz.

Yarın bayraklarımızı asalım.

Marşlarımızı söyleyelim.

Atatürk'ün fotoğrafını paylaşalım.

Cumhuriyetimizin 103. yaşını coşkuyla kutlayalım.

Ama ertesi sabah bayrakları indirirken Cumhuriyet'i de indirmeyelim.

Çünkü Cumhuriyet'e sahip çıkmak yalnızca 29 Ekim'de bayrak asmakla olmuyor.

Cumhuriyet'e sahip çıkmak bazen soru sormaktır, bazen hesap sormaktır, bazen yanlışa itiraz etmektir, bazen farklı düşünen insanın konuşma hakkını savunmaktır.

Bazen de çok sevdiğiniz siyasi yapıya dönüp “Burada yanlış yapıyoruz” diyebilmektir.

Çünkü Cumhuriyet bize yalnızca bir devlet bırakmadı.

Yurttaş olma sorumluluğu bıraktı.

29 Ekim bir gün. Cumhuriyet 365 gün.

103 yıl önce Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyet’in kurucu kadroları bize büyük bir miras bıraktı.

Bugün artık “Biz Cumhuriyet'e ne bırakıyoruz?” diye soruyoruz.

Bir sonraki kuşağın bu soruya vereceği cevap, bizim Cumhuriyet'e yazacağımız asıl doğum günü mesajı olacak.

“Biz Cumhuriyet'e ne bırakıyoruz?” sorusuna gönül rahatlığıyla cevap verebildiğimiz nice yıllara… Cumhuriyetimizin 103. yılı kutlu olsun.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X