04 Eylül 2026 13:49

Ömür Törpüleri, Huzur Kemirgenleri ve Duygu Korsanları Ömür Törpüleri, Huzur Kemirgenleri ve Duygu Korsanları

Bugün siyasal iletişimden uzaklaşmaya karar verdim.

Memleket meseleleri, siyasetçiler, seçmenler, söylemler biraz beklesin. Çünkü fark ettim ki insanın hayatında bazen seçim sonuçlarından daha acil bir mesele var:

Ömür Törpüleri…

Bilimsel bir kavram aramayın. Literatürde var mı, onu da bilmiyorum. Varsa da bugün ilgilenmiyorum. Benim sözünü ettiğim ömür törpüleri, halk arasında genellikle “Aman, yine mi bu?” cümlesiyle teşhis edilen insan türü.

Hepimizin hayatında en az bir tane vardır. Telefonunuz çalar, ekranda adını görürsünüz ve daha “Alo” demeden yorulursunuz.

Mesaj gelir. Açmadan önce içinizden “Şimdi ne oldu?” dersiniz.

Bir ortama gayet neşeli girersiniz, kendisiyle on dakika konuşursunuz; eve dönünce hayatı, insanlığı ve neden o masaya oturduğunuzu sorgularsınız.

İşte ben bunlara ömür törpüsü diyorum.

Huzur Kemirgenleri …

Ömür törpülerinin bir alt türü vardır ki oldukça maharetlidir: Huzur kemirgenleri.

Bunlar huzurunuzu bir kerede alıp götürmez. Zaten alsa fark edersiniz. Ufak ufak çalışırlar.

Bir ima.....  Bir laf taşıma... “Ben söylemeyeyim ama...” diye başlayan küçücük bir cümle...

Ardından klasik iletişim şaheseri gelir: “Sen bilirsin tabii.”

Bunu söyledikten sonra gerçekten sizin bilmenize izin verseler yine iyi.

Bir de “Yanlış anlama ama...” ekolü vardır. Yıllardır merak ederim: “Yanlış anlama ama” diye başlayıp insanın doğru anlaması gereken kaç cümle kurulmuştur?

Muhtemelen çok az.

Huzur kemirgenlerinin en önemli özelliği, sizi kendi gündemlerine çekmeleridir. Bir bakmışsınız, normalde üzerinde üç dakika bile düşünmeyeceğiniz bir meseleyi üç gündür düşünüyorsunuz.

Kendisi hayatına devam ediyor. Siz tavana bakıp: “Acaba bunu neden söyledi?” diye düşünüyorsunuz.

Tebrikler!

Kemirme işlemi başlamıştır.

Bir de duygu korsanları var …

Bunlar biraz daha profesyonel. Huzur kemirgeni kenardan kemirirken duygu korsanı doğrudan gemiye çıkar.

Sabah neşelisinizdir. Kahvenizi içmişsiniz, işler yolunda.

Telefonunuza bir mesaj düşer.

Saat 10.05.

10.07’de sinirlisiniz.

10.15’te cevap yazıyorsunuz.

10.17’de siliyorsunuz.

10.20’de yeniden yazıyorsunuz.

10.25’te arkadaşınıza ekran görüntüsü gönderip “Sence burada ne demek istemiş?” diye soruyorsunuz.

Saat 11.00 olduğunda mesajı gönderen kişi muhtemelen kahvaltısını yapıyordur.

Siz ise iletişim kriz masasını toplamışsınızdır.

İşte duygu korsanlığı tam olarak böyle bir şey.

Karşınızdaki insan gitmiştir ama zihninizde toplantıya devam etmektedir.

Peki ne yapacağız?

Öncelikle her topa vurmayacağız.

İletişimde nedense şöyle bir yanılgımız var: Bize söylenen her şeye cevap vermemiz gerektiğini düşünüyoruz.

Gerekmiyor.

Her yanlış anlaşılmayı düzeltmek zorunda değiliz, hakkımızdaki her düşünceyi değiştirmek zorunda değiliz.

Her tartışmanın son cümlesini biz kurmak zorunda hiç değiliz. Çünkü bazı tartışmalar çözüm üretmek için yapılmaz. Bazıları yalnızca sizi tartışmanın içinde tutmak için yapılır.

Siz açıklarsınız, yeni bir konu çıkar. Onu açıklarsınız, başka bir mesele gelir.

Bir süre sonra kendinizi sürekli savunurken bulursunuz.

Burada küçük ama önemli bir iletişim kuralı devreye giriyor:

Sınır koymak da iletişimdir.

Üstelik sınır koymak illa kapıları çarpıp “Seninle bir daha konuşmayacağım!” demek değildir.

Bazen daha az konuşmaktır

Bazen özel hayatınız hakkında daha az bilgi vermektir.

Bazen cevap vermemektir.

Bazen “Bu konuyu konuşmak istemiyorum” diyebilmektir.

Ve bazen de dünyanın en güzel iletişim tekniklerinden birini kullanmaktır:

“Peki.”

İki hece.

Ne tartışma çıkarır ne savunma gerektirir.

Ömür törpüsünün elindeki malzemeyi ciddi ölçüde azaltır.

Çünkü bazı insanlarla iletişim kurarken sorun doğru cümleyi bulamamak değildir. Siz dünyanın en doğru cümlesini de kursanız karşı taraf kavga etmek istiyorsa o cümleden kendisine yeni bir tartışma çıkarabilir.

Bu nedenle iletişim yalnızca konuşmayı bilmek değildir.

Kiminle, ne kadar, ne hakkında ve ne zamana kadar konuşacağımızı bilmek de iletişim becerisidir.

Elbette bizi eleştiren herkesi “ömür törpüsü” ilan etmeyelim.

Bize hayır diyen, bizimle aynı fikirde olmayan, hatamızı söyleyen insan kötü insan değildir. Hatta bazen en ihtiyacımız olan insan odur.

Benim sözünü ettiğim başka.

Sürekli huzursuzluk yaratan, sınırları zorlayan, laf taşıyan, küçümseyen, kışkırtan ve sizi durmadan kendinizi açıklamak zorunda bırakan ilişkilerden söz ediyorum.

Üstelik bu insanları hayatımızdan tamamen çıkarmamız her zaman mümkün olmayabilir.

Akrabamız olabilir, iş arkadaşımız olabilir, komşumuz olabilir, aynı sosyal çevrede bulunmak zorunda olabiliriz.

Ama aynı ortamda bulunmakla bir insana hayatımızın bütün kapılarını açmak aynı şey değildir.

Kapıyı kapatamıyorsanız aralık bırakın. Aralık bırakamıyorsanız hiç değilse anahtarı vermeyin.

Çünkü ömür törpülerinden korunmanın yolu onları değiştirmeye çalışmak değildir.

Törpüleyecekleri yere ulaşmalarını engellemektir.

Bu hafta siyasal iletişimi bıraktım, kişilerarası iletişime geçtim. Fark ettim ki konu değişse de mesele pek değişmiyormuş.

İletişimde de siyasette de bazen huzurun yolu aynı yerden geçiyor:

Her söze cevap vermemekten…

Peki, bütün bunları yazan ben ömür törpülerinden uzak kalabiliyor muyum?

Tabii ki hayır…

Ben hâlâ “Peki” yazıp göndermek yerine üç paragraf açıklama yapanlardanım.

Ama teorisini biliyorum.

O da bir şey.

Güncelleme: 04 Eylül 2026 13:51
BENZER HABERLER
X